CLICK HERE FOR BLOGGER TEMPLATES AND MYSPACE LAYOUTS

24 Kasım 2009 Salı

Özcan, çocuğum ağzıma sıçtığını söylemeden geçmek istemiyorum. Kolaya uzanırken yan yan bizi kesmen, eğer sana bakıyorsak koladan elini çekmen, boncuk boncuk gözlerin...


Çocuğum ağzıma sıçtın.
Vicdan mastürbasyonu!

03 Kasım 2009 Salı

dejenere gençmişcesine sevmek yada ayak tırnaklarım kaşık olmuş

deniz bayramoğlu,

biliyorum sen de herkes gibi zaman zaman ismini gugılda aratıyorsun. birbirimizi kandırmayalım. cnn'de program yapmalara, ekonomi gazeteciliğine falan bakmaz bu işler. fulya seni baya beğendi. uygunsuz ve yersiz şakalarımızın büyük çoğunluğunu duyduğuna da neredeyse eminim.

kız utangaç. sana bunları kendisi söyleyemez. benden duyman en iyisi. elin ayağın da güzel. gel, en iyisi sizi baş göz edelim. baya münasip bir koca olur senden.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Bir At Dört Nal Sekiz Kahkaha, Döner de Döner Dünya



ulan tam beş sene olmuş kaseti alakasız bi adama hediye edeli. gözünüze çarparsa haber edin sevabına. demli şarkı vardı kasette bir tane, severdim. deve de iyidir. yıldız tilbe orda harika idi.

Gökhan Dabak-Reçel

25 Ekim 2009 Pazar

yarraaaa yedim diye girdiğim kapıdan "çok seviyorum" ulan diye çıktım.


napayım, ben böyle oldum. "çok seviyorum ulan"a bağlamaktan başka bir şeye kafam basmıyor.

kafamdan bir sürü şey geçiyor; ama dillendirince, harflendirince bana anlamsız gelen, ifadesini beceremediğim bir sürü fikrin, hikayenin resmi geçidini seyrediyorum o an. bu başarısızlıktandır ki, şimdi de detaylara girmeyeceğim.

fakat iyiymiş. öyiii yani. sevdim abi. kız çok tatlı. söylediği yaşına, yazdıklarını okuduğum zaman da inanmamıştım, laflarını dinlerken de inanmadım gerçi. bir dolaplar çevirdiği aşikar.

zaman zaman hangimiz 30a yaklaştık diye düşünmedim de değil. kurduğu cümle, yazdığı cümleden kıvrak şu kadın mı? gün içerisinde sekiz bölüm asmalı konak seyrederek kafasının iyice karışmasını kutlayan ben mi? ha bu arada, söylemiş miydim "çok seviyorum ulan!"


paslaşacağım biri yoksa karşımda, verdiğim sıkıntıdan yenmeyecek ben, ceren'e burdan teşekkür eder. edebilir.

3 çocuk yapmışım abi, öyle kolay değil bu işler. ben bu 3 çocuğun ilkini 3 yaşında doğurmuşum. yenilerini yapıyorum mütemadiyen. eve gidip kurufasülye pişiresim, akşam beyimi kapıda karşılayasım, ayağına terlik veresim var. aksi de içimden gelmiyor. olamamış yani duygusal çalkantı, ivedi hayat. seni seviyorum, biteviye hayat. bitemeye!

neyse ne diyordum. hah yarraaa yedim diyordum. başka türlü anlatılmaz. açmazdayım. ödev yapıcam şimdi de, söylemeden geçmeyeyim. kız çok tatlıymış abi.

ilk denemede olacak iş değildi normalde; fakat kızı da sevdim.

bu arada söylemeden bitirmeyeyim (tekrar) "emrah'ı çok seviyorum ulan! evimin direği. ağzının içini yediğim"


aylin de iyimiş haaa........... (dört yüz nokta isimli noktalama işaretim)



20 Ekim 2009 Salı

hayatımın arka fonunda cocorosie kadar şeker seslilerin söylediği şarkılar çalmayacak. muhtemelen ayda binlerce lira kazanamayacağım. pişirdiğim kurabiyeler akılları baştan almayacak. kurduğum sofralar dillerde dolanmayacak. sevemeyeceğim hiç yemek yapmasını, eminim neredeyse. attığım her adım, bir fotoğraf karesi olamayacak muhtemel. penceresinde sardunyaların olduğu masal gibi bir evim falan olmayacak kuvvetle muhtemel. harika bahçe ve dostların şen kahkahalarıyla edilen sabahlar da görmüyorum.


bunların hiç birinde aklım-gözüm yok.

fakat ne istiyorum söyleyeyim. ben çocuğu doğurmadan önce lütfen karşıma alıp bi konuşayım. eğer anlatamazsam derdimi bok gibi bir hayat üçümüzü bekler.

09 Eylül 2009 Çarşamba

Ha bir de, internet denen şey bana kafayı yedirtebilir. İnternetin haricinde bir milyon şey de bana kafayı yedirtebilir, o ayrı.

Beş yüz yıl oldu bloga bir şey yazmayalı. engin fikirlerimi ve düşüncelerimi kendime saklıyorum. Hayır öyle yapmıyorum. Aklımdan bir şey geçiyorsa "kaç kişinin sikindedir bu" diye bir tartıyorum kafamda. Sonra "hiç kişinin" diyorum. Hayır, sonuçta muhteşem edebi metinler falan yazdığım yok. Günde milyonlarcasını okuduğum yurdumdan enteresan haberler analizi falan da yapmıyorum, siksok şeyler en nihayetinde. Neyse yine sordum kendime aklımdan geçenle ilgili "ben bunu yayınlayacağım da, kaç kişinin yarasına merhem, gözüne ışık olacak?" diye sordum, "hiç kişinin" cevabını aldım. Fakat kendimi durduramadım.


Şimdi söylüyorum: FEYSBUK ÇOK ACAYİP BİR ŞEY!

Öyle acayip ki, kendimi alamıyorum. Olay sadece çilek ekip, ayşekadın toplamakla sınırlı değil. Tamam kimi bünyeler için yakışıklı adam aramak gibi bir amaca da hizmet ediyor. Seda Sayan'dan gelsin, o kendini biliyooorrrrr. Neyse kendimi feysbuk gruplarının duvar yazılarında kaybetmek istiyorum. Her seferinde "vay amınakoyim" diyorum. Kendimi şaşkınlıklardan şaşkınlıklara gark ediyorum. Sonra efendice işime gücüme dönüyorum. Neyse ki, hala feysbuka şaşıran bir bünyeyim. Kimi olaylar var orda, onları çok olgunlukla karşılayamıyorum.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

klinik çalışmalar

Yeni biriyle tanışmak üzerine deney yaptım. Deney ve sonuçları açıklıyorum tamam!

1) Tanımadığın insandan korkma.
2) Tanışmaktan korkma
3) "Emağn beeaa, yeni insan sevmiyorum ben" adlı sevimsiz isteğini asla belli etme.
4) Anlattıklarını dinle.
5) Seni zerre ilgilendirmese bile dinle.
6) Şakalar çok önemli.
7) Şakalara gül
8) Hiç komik olmasalar dahi gül. Gülmüyorsan tebessüm ediver.
9) Anlattığı bir anısının üzerinden zaman geçse de, anıdaki kişilere gönderme yapacak yeni anılar anlat.
10) Tamam anılarından bahsetmek zorunda değilsin, ama onun anılarındaki kişilere göndermede bulunduğun bir takım cümleler kur. Takım cümleler.
11) Söz gelimi çok boş konuşuyor. Sakın boş konuştuğunu ima bile etme.
12) Şakalar önemini hala koruyor. Şakalara kesin gül bak.
13) İkinci karşılaşmada "lan kesin beni hatırlamıyordur. boşver konuşmalarını bölmeyeyim şimdi" adlı esasen mantıklı; fakat yeni insan hususunda hassas noktalarda tereddütlü davranma. Git ve selam ver.



Ben hayatta burdan kaybettim aga. Misal geçen hostelde ayrılan dört müşterinin dördü de Coşkun'a iyi günler diledi ve teşekkür etti. Coşkun tam dört kere aynı karşı dileklerde bulundu. Ben o dördüncü olsam "lan amma siktik adamın kafasını haa... Zaten halihazırda üç iyi dilek ve teşekkür varken, birini de ben etmeyivereyim" derim. İşte tam burda kaybediyorum.

Yada maybe misal. Yanında beşbin saat dikilen elemanın özürlerine sabırla "rica ederim" minvalli kibar yanıtlar veriyorken, ben o beş milyonuncudan sonra " e tamam anladık beaaaa" biçimli haklı çıkışımda bulunurum.

Ben hayatta hep bundan kaybetmişim meğerse lan. O zaman işime dönüyorum.

06 Ağustos 2009 Perşembe

(labaratuarda falan var ya) Kavanoz içindeki cenine "insan turşusu" demek? Evet!

02 Ağustos 2009 Pazar

bir ev üç aydır neden bulunamaz?

04 Temmuz 2009 Cumartesi

"insanlık dışı" ne o zaman? nedir insanlık dışı olan? birini öldürmek mi? aklın hafsalanın almayacağı işkenceler yapmak mı? bütün bunlar insanlık dışıysa ve bunları yapanlar insansa, insanlık dışı olan ne?


o zaman insanlık dışı olan fotosentez yapmak falan herhalde.

bir dakka ya, okurken dinlerken çığlık çığlığa kaçıp saklandığım, duymak, bilmek, ister istemez gözümde canlandırmak istemediğim bir milyon şey var birilerinin başına gelen.

hadi biri bana insanlık dışı'lığı bir anlatsın.

23 Haziran 2009 Salı

bi gün bi çocuk yaparsam, o çocuğun da babası bir gün yavrumuzun odasına gelip usulca, yumuşak bir sesle "biraz konuşalım mı?" ya da yüksek bir sesle "konuşmamız gerek küçükhanım" derse yada "bu gece cezalısın bayım" falan derse yani adam bir kamer taradağlı ise (hayır yanlış yazmadım) ben o kocanın, o babanın ağzına vururum.


ayrıca sayın ağzına vurduğumun babası, eğer o çocuk o duvarları boyamak isterse boyar ulan. o metropol kıçını kaldırarak, benim o lanet beyaz kıçını tekmeleme ramak kala yapacağın iki badanaya bakar duvarları temizlemek.

20 Haziran 2009 Cumartesi


bir alttaki yazımda bahsettiğim bi takım deli saçması meseleden biri de, bir şekilde gözüme takılan bir şeylerin yıllar sonra karşıma çıkması üzerineydi.

yani tam öyle değildi de, böyleydi.

yine bir keresinde bir filmi izlemem gerektiğini ve bunu sakın aklımdan çıkarmamam gerektiğini, kendime hatırlatmam gerektiğini düşündüğüm bir zaman unuttum o filmi ben.

bir film'deki bir belirli bir tamlamadır. belirli film. gel gör ki aradan geçen dört beş yada daha uzun seneden sonra aklımda kalan, filmin afişine mor renklerin hakim olması. ne kadar tanımlayıcı dimi? fakat bulmam gerekiyordu filmi, o kadar emindim ki bir film izleyeceğime ve dünyanın değişeceğine. sonra bir biçimde saçma sapan gugıl araştırmalarımdan birinde o mor renkli afişi gördüm. haliyle filmi buldum. deli gibi heyecanlıydım filmi izleyeceğim için.

film the dreamers idi. bernardo bertolucci'nin filmi. the dreamers ve bertolucci filmleriyle ilgili yargım kesin idi. bu adamın filmlerinde hiç görmediğiniz kadar (tabi porno film izlemişliğiniz yoksa ki benim yok. var esasında. o da başka bi yazının konusu olsun) pipi ve kuku görebilirsiniz. ha buna gerek var mı? pipi ve kuku bu kadar çirkin iki organ olduğu için bu sorunun yanıtından emin değilim.

novecento diye bir filmi var imiş bertolucci'nin. işte onu izlemek istiyorum. bu sefer bilinçli. ne yazık ki sevenlerinden özür dileyerek(!) robert de niro ve gerard depardieu pipisi görmeyi umarak izleyeceğim.
5,5 saate bunun için katlanacağım. ha bari film gerçekten bahsettikleri kadar iyiyse bonusu olur.


oy didem didem nere gidem nidem yada bir sarışın sevdim




ben bir film izliyordum bi keresinde, eskiden bir kere bu. sonra annem mutfakta yanında durayım diye anne duygu sömürüsü yaptı. annem mutfakta sıkılmasın diye şu hayatta neler kaçırdım, ne yaşanmamışlıklar, ne örselenmiş ne farkındalıklar...

yani şöyle, bi takım insanlar bilir, ben ispanyolum. of kafamı toparlayamıyorum.
yani şöyle söyleyeyim, şimdi o eski kerelerden birinde cnbc-e'de bir film vardı. ben onu izliyordum. çok az yakalayabildim filmi. ama mesele şu idi. düşman iki ailenin genç iki ferdi çıldırasıya aşık birbirlerine fakat malum bu aşk imkansız. tüm meseleyi flamenko müzik ve dans eşliğinde anlatıyorlar izleyene ve birbirlerine.

kadının hala koca kalçalarını hoyratça savurarak aşığına yaptığı dansı unutmuyorum. o gün karar verdim, popom büyüktü ve dans figürlerim hoyrattı. o halde ben bir ispanyol olmalıydım. adamsa muhteşem yakışıklıydı ve deli gibi güzel dans ediyordu o da.
filmin bir on dakikasına bakabildim annem sayesinde. sonra mutfağa, onu o hırçın yalnızlığından kurtarmak üzere gitmek zorunda kaldım.

bu filmi izlemeyi deli gibi istiyorum. her türlü arıyorum, tarıyorum. aklıma gelen her biçimi deniyorum filmi bulmak için. öyle deli gibi aradığım filmlerden birini bulmuştum bi keresinde. ama o başka bi hikaye olsun.

neyse şu ana kadar anlattıklarım cepte. bu gün için planlarım kitap okumak, cesaret edemediğim bir şeyi yazmaya başlamak üzerineydi. fakat neden oldu bilmiyorum tüm günümü flamenko dinleyerek ve tül yıkayarak geçirdim. tül yıkama kısmına nerden geldim inan bilmiyorum. ıslak tül kokuyor ev, müthiş. (karmen ile nermin güç birliği yaptı herhalde)

sonra bir ipucu yakaladım, belki odur diye gugıl tarıyorum. bir görsel beni gayet yakinen tanıdığım bir ahbabımın bloguna götürdü.

işte şimdi yazının başlıkla alakalı kısmına geldik.

didem uzun bir süredir hasta. "İnsanlar "basit" bir boğaz ağrısı yüzünden işe gidemememi anlayabilmiş değillerdi."
demiş kendi yazısında. bunlardan biri de benim.

"melaba didem, ben o hödüklerden biriyim"

sevdiğim insanlarla her türlü cıvıklıkla beraber sevgimi göstermekten zerre sakınmam. çok şımarırsam kesinlikle çok sevdiğimdendir. bir de çok sevip saygı duyduğum insanlar vardır. onlara bir şey diyemem, yapamam.

yeri geldi söyleyeyim, didem ben ilk kez bir sarışın sevdim ulan.

hemencecik iyileşir misin lütfen? emre için değil benim için ehe:)



08 Haziran 2009 Pazartesi

istanbul istanbul istanbul rutubet rutubet rutubet

"Abi, bu tadilat yaptığınız daireler kaç odalı?" dedik ustaya, o da bize "istanbul'un en güzel tarafı geri dönüşü." dedi. "yapma yauuv" dedik.
Ev arıyoruz. Fakat yapayanlış bir olayın içinde olduğumuzu emlakçının bizimle tabiri caizze daşşşak geçmesiyle anlıyoruz. Yanlıştan dönüyor muyuz? Hayır, hala arıyoruz. Öyle bir arıyoruz ki, bulduğumuz evlere herşeyin ustası Tatyos'la bakmaya gidiyoruz. Tatyos on numara bir adam. Ustanın iyisi çatalı görünenidir kaidesiyle hareket ediyor. Marksist Leninist tutumda bir usta. "Marks is gud, şön" diyor elin Amerikalısına. Amerikalıysa "ben dünyalıyım, benim dinim insan" diyor. Tatyos "din afyondur" diyor. Fakat nafile. İkisi bambaşka lisanın insanı, buna rağmen dostluk kazanıyor. Belki Tatyos ingilizce bilse, yada amerikalı almanca, ermenice yada rumca bilse her şey farklı yerlere gidebilirdi.

Diyorum ki, "olum bana rakı verdiniz ama, bunun gidişi gidiş değil. Kadeh bitince çirkinleşirim." Önceden uyarmış olmanın verdiği rahatlık, bir süre sonra sızmakla sonuçlanıyor. Sızmadan hemen önce "İçki her kötülüğün anası, adamın böyle amına kor" adlı sosyal mesajımı veriyorum. "Uyandım ben, aklım başımda. Hiç bir yere gelmem" dememe rağmen dogzstar'da akılları baştan alıcı rakınrol figürlerimi sergilerken buluyorum kendimi. Meğer patronuma da "çok içtim ben haaa, sakın beni böyle hatırlama" kabilinden kendimi ifade etmişim, nedensiz.
Bunlar birbirinden alakasız ve faidesiz bilgiler.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Tom Waits'in dayım olduğunu kendisinin de farkedeceği gün, dünyanın bayram olacağı gündür.

kenan doğulu'nun bir justin timberlake olmaktan çıkıp, bir michael buble olmaya doğru gidişi, eğer öyle olursa bir kenan doğulu albümünü dinleyecek oluşum, michael buble denen adamın teoride muazzez ersoy'dan farkı olmayışı...

bunların hepsi lüzumsuz birer bilgi.




VAYIRLISINA ANTEN OLAYIM

bana yazamasanız da yazdıklarımı okuyabilmeniz beni ziyadesiyle bahtiyar etti dilşad hanım. posta kutumdaki tek mektubun zatınızca gönderilmiş olması ise beni çölde vaha bulmuş bir bedevi edasına büründürdü adeta, kutup ayısı da naçizane selamlarını iletiyor...
içeride televizyonda binbirgece var, o zamanlar şehrazart edebine namusuna düşkün tabi, masal anlatıyor bir tek(diyordum ki öptü herifi), sanırım birazdan anlaşmayı yenileyecekler 150.000 masal ile, önlerindeki müsabakalara bakıp taraftarın desteğini de arkasına alacak, sermayeyi halka mal edecek, (ahmet olsan buraya birşey daha eklerdim...) ve sonsuza dek mutlu saçmalamışlar...

o değil de dilşad bak benim aklıma ne takıldı. yemek yaparken bana ses seda olsun diye (ah şu çağrışımlarımdan arınmam gerek beyin gene nerelere uçtu...) televizyonu açtım, ekranda ekmek teknesi. benim ekmeklerse peksimet olmuş çoktan, amcam poşeti bağlamaz... herneyse, bizim heredot cevdet nuh tufanını anlatıyor kendi uslubunca, kahvehane sakinlerinin her biri far ışığına yakalanmış geyik misali dinliyor. anlatıyor işte her hayvandan birer çift alıyor bizimki, hikaye bildiğin gibi sürüyor. iyi de şimdi bizim nuh nebi gemiye insan cinsinin dişisini almamış mı? bundan hiç bahsedilmiyor. çiğdem'e göre bu gayet yüksek bir olasılık fakat bahsi geçmemesinin nedeni ayetlerde yakışıksız duracak olması... ama böyle bir şey yok bu hikayede. yoksa bu tufan global bir afet değil de ondan mı gerek duymuyor nuh? eğer böyle ise o bölgeye özel hayvanları almış olmalı die düşünür insan. atıyorum galapagos iguanası, comodor ejderhası, kutup ayısı...

ve nuh nebi ademden sonra haliyle, eh o zaman insanlığın soyu böyle bir afetle kuruyup sonra nuh nebiyle yeniden mi üremiş oluyor? bu hısım akraba ilişkilerini zaten çok zor çözmüştüm, hala elti nedir görümce nedir karıştırırım. sonra bunlar gemide denizin ortasında iken acıkıyorlar, bir bakıyorlar ki herşey var, zeytin yok.

eh zeytinsiz kahvaltı olmaz, tam ne yapıcaz diyeceklerken bir bakıyorlar gökyüzünde bir güvercin, ağzında meyvesiyle birlikte koca bir zeytin dalı. aha! nereden çıktı bu güvercin? nuh peygamber kuşları almadı mı yoksa gemiye? e tabi onlar uçabiliyorlar nihayetinde gemiye ihtiyaçları yok diye düşünülürse ve bu afetin global kapsamda olduğu kabul edilirse diğer hayvanlar afet bittiğinde can hıraş üreyelim diye uğraşırken(uğraşmak? neyse...) bu kuşlar mevcut popülasyonlarına artı ortalama kuluçkalık yumurta sayısına sıfır önde olmayacak mı? bu haksız rekabet değil mi?

ben bunları düşünürken kahvedekiler kuşun cinsiyetine takılıyor, bu konu heredot u dut ettiğinden mevzuyu fırıncı nusret babaya açıyorlar. sonra nusret baba diyor ki "erkekti". "neden" diyorlar, "çünkü dişi olsa konuşmadan duramaz ağzındaki dalı düşürürdü" diyor. a-aaaaoouuuv ne yaptın nusret baba! hiç yakıştıramadım, senin gibi müstesna bir kişilik nasıl böyle seksist laflar eder, gençlere kötü örnek olur. kahve halkı onu takdir etse de ben kınıyorum ve dizide her zamanki bu nusret babaya danışma faslının sonunu çalıp başka bir yere yapıştırıyorum. okullar açıkken vatikandan misafirimiz gelse de okullar gene tatil olsa ve ben gene desem "papaaaa ; büyüksüüğğğn!"

bebeğim bu yazıların neyinden keyif alıyorsun bilmiyorum ama sana helal olsun, daha önce beni okuyanlar nevrotik travmalara doyamadılar. ayşegül teyze'nin söylediği oldu galiba, buldum kendim gib bir deli:) oysa ben daha küçüğüm , bu dünyayı anlamıyorum , herkes neden kötü, kanatlarımı kırdılar , o günden beri aşkın gözü kördür, fordu yolda kızı kolda severim yazmak vardı... (son yazdığım da açık sözlü fordculuk oluyor sanırım) gerçi normalitenin öznelliğine girmeyelim şimdi...

"abi bi 216 verir misin?" bunlar yanlışlıkla çıktı ağzımdan geçen gün. 4 gün falan oldu sanırım. sonra semişlerde epey bi içildi o paketten, sonra bugün okulda gayet kendimdeyken istedim bakkaldan "abi 216":) sen gelince içerim winston :D

bu akşam da sizi sizden aldık götürdük , gündemi bir türlü satamadık size getirdik sayın seyirciler. (bak bak bak göndermeye bak!)
yarın (bu niye böyle oldu la:S) yine aynı masanın etrafında buluşuncaya kadar salıncakla kalın (piknikci mehmet)

seni seviyorum sevgili okur
öyle böyle değil
yapcak bişe yok...

emrakadam



ben bu adamı seviyorum ulan okur! bu mail 23 temmuz 07 tarihinde düşmüş mail kutuma. mail kutusu temizliğinde rastlanıldı bu iletiye, hatırlanıldı. akabinde çok heyecanlanıldı. paylaşılmak istendi.

kendisinin yazı çizi alemine elinin tersiyle girmesini öneriyor, bunu yaparken de gerçek kağıt kalem kullanmasını tavsiye ediyoruz.

24 Mayıs 2009 Pazar

Gelen bahar aylarıyla gevşeyen gönül yayları, yazla beraber eridiğinden olsa gerek bir takım konular var canımı sıkan, beni üzen. Bunlardan biri blogların güncellenmeyişi. Özellikle de entel teyze'nin yaptığı. Bak entel, her şeyi bırak bi kenara, bana karşı kendini biraz sorumlu hisseder misin? Bunu rica ediyorum. Lütfen yaz!

19 Mayıs 2009 Salı

Yeni Rakı muhteşem bir site hazırlamış. Görsel olarak o kadar güzel ki. Bir de Yeni Seri'yi tanıtmak için muhteşem bir oyun var. Deli gibi güzel. Hem görüntü olarak, hem işitsel olarak. Detaylar muhteşem. Çok eğleniyorsunuz. Ben ki bu işlerden zerre anlamam ve fakat hayran kaldım. Bunu yaptım. 

O oyunu oynayın mutlaka. Başarılı olursanız sanırım hediye alma ihtimaliniz falan da var. Böyle diploma gibi bişey de hazırlıyorlar. Ya çok güzel olmuş lan.
aha site BU!

Hatta muhteşem bir hamleniz varsa, hamleyi yavaş çekim geri göstermesi oldukça komik. Arada da rakı adabına dair bilgiler var. Bundan sonra edepli için lan!
Hah ayrıca oynadığın karakterlerdeki detaylar. Çok incelikli hazırlanmış. Allam onu çok sevdim.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Gelecek planlarımın semeresini yavaş yavaş almaya başladım. Bunlardan en önemlisi obez olmaktı. Bünyede kimilerinin fazlalık olarak nitelendirip, kilogram olarak ölçtüğü yeni aldığım 10 kilo, benimse hedefe giden yol olarak gördüğüm ve basamak olarak adlandırdığım 10 adet basamak var.

Geçenlerde metrobüste hamileyim diye yer vermeleri de başarımın bir kanıtı.
Ayrıca gayet faydalandım bu durumdan. Hiç de "yok abi, sen otur. Benim sadece yanlarım doldu" demedim. 
Ve başımdan geçen hazin bir frappe hikayesi anlatmak istiyorum.
"Frappeniz nasıl olsun" adlı soruyu ifadesiz bakışlarımla yanıtlamam sonucu durumu açıklamaya çalıştı garson. "Yani şekerli mi? nasıl?"
Şimdi burdaki korkunç hiç hesaplaşmamı bir anlatabilsem...
Frappe'nin şeker ölçü birimi ne ki? Dur amınakoyim. Hayatı boyunca frappe takılan biri değilim ki ben. Zaten bilmiyorum ne menem bir şey. O kadar bilmiyorum ki, yanımda bi erkek frappe içmeye kalksa "Ne ki o? ibne gibi frappe mi içiyorsun" diyebilirim. Yüzeyselim zaar. 
Yani bilmiyorum frappedeki şekeri ölçme birimini. İki tatlı kaşığı mı? "Bir çay kaşığı artı bi de nemli kaşığı batır şekere, yapışanları da ekle" mi diyeydim?
En makul yanıtı verdim: ORTA ŞEKERLİ!
Gülmekten masaya adeta yapışan garson, senin de insanlığını sileyim lan. 

15 Mayıs 2009 Cuma

"şu kızlar çikolatayı neden bu kadar sever, anlamam" isimli arizliğinde bulunan bir adama "şahsen ben lahmacunu tercih ederim" diyen kız, esasında lahmacun seven bir kızdır. fakat candır.

düğün işi içinde olmak ne acayipmiş. (vaay be, sen yayınevi açıcam derken, düğün. hayat ne tuhaf değil mi?)
bir de yaban ellerin düğünleri gerçekten çok hoş.
ve en korktuğum bir milyon şeyden biri de gelinler. şöyle: yıllardır hayalini kurduğun o günde bir prenses, bir bişey olacağını hayal ederken götüme benzeme ihtimali. neden götümü karıştırıyorsam işin içine. göt hoş bi kelime değil. unutun onu. boka benzemek diyelim. evet.
işte çok güzel, en muhteşem olmayı hayal ettiğin o gün esasında boka benziyorsan ve bunun farkında değilsen. aynaya baktığında hayalini kurduğun halinin resmini görüp gerçeklerden uzaklaşırsan? işte bunlar çok korkunç.

bi de şundan korkuyorum. çocuuuuum ya çok çirkin olursa. böyle dangalak, angut bişey olursa ve ben bi anne olarak onu dünyanın en güzel şeyi sanarsam. ya gerçeği göremezsem? töbe rabbım, sen koru. bunlar korkulası şeyler.

14 Mayıs 2009 Perşembe

annem çok özel bir kadın! sanırım ona hayranlık besliyorum. hayranlık beslemek?

13 Mayıs 2009 Çarşamba

KIBRIS KOZMETİKLERİ

Ver Kurtul!

Genç Romalılar

ben ki, batak masasındaki (ehe ahlak masası) dört adamın "beş amınakoyim, sekiz amınakoyim" adlı oyunlarına "sikmeyin birbirinizi, çok üzülüyorum" diyecek kadar sensitivv bir insanken...

lan'lı lun'lu konuşmaktan kendimi alamayışıma, siksok ikilemesine çok gülüşüme, pipim olsa "senin ağzını yüzünü sikerim" diyecek oluşum gerçeğine", amı götü dağıtmak" lafının içinde barındırdığı hayvanlığı çok nüktedan buluşuma, hostelcilik sektörünü yıldızlı bir pijamayla bitirişime, ağzımın kenarından sigaranın düşmeyişine, "bongoyu çaldırmak" lafına dövüne düvüne gülüşüme, umut sarıkaya'yı coşkun'un coşkusuyla sevişime...
işte ben bunlara hiç anlam veremiyorum.

hayır ben oldukça kız bir insanım. kız arkadaşlarıma "aaaabi, ooolum" diye hitap etmem. otururken bacaklarımı açmam, bağdaş kurmam. olmayan bir pipisini sığdıracak yer bulamayan kız durumum yok. sarma sigara içmem, çok rahat biri değilim. ulu orta "seks, sevişmek, pipi, kuku" falan diyemem. adeta zerafet timsaliyim, bir odri hepbörn, bir gıreys keli, bir gilda

ama mahmut'u öldüremiyorum. mahmut bana direniyor. ilk paragraftaki kişi ancak bir mahmut olabilir. fakat ben bu karmaşayı çözemiyorum. kendimi anlamlandıramıyorum. farkındalıklar ve yaşanmışlıklar. örselenmiş...
öldürmicem lan mahmut'u. 
fakat siksok çok eğlenceli, amı götü yaymak da öyle. nasıl bulmuşlar?

bu gün ceren'le bir sürü siksok şeye para verdik. lanet!

çok eğlendim lan. bi sürü saçmasapan şey. neyse kil maskemiz var artık. alamadık kendimizi.

12 Mayıs 2009 Salı

kezban paris'te'nin (çok acayip noktalamalar) akıllara durgunluk verici yükselişi

yakında.

belki de uzakta. orda bi yerde. anlatırım.

11 Mayıs 2009 Pazartesi


az önce ultra acayip bir film izledim. adı vahşet kasırgası. hatta şöyle anlatayım

www.otekisinema.com'daki film incelemelerinden birinde görüp yine bahsi geçen siteden verilen bir linkten indirip afiyetle izlediğim film için, ötekisinema'dan farklı olarak söyleyecek tek bir cümlem dahi yok esasında. belki de var, şimdi emin olamadım. neyse sonuç olarak 1985 yapımı olan bol kanlı bu türk filmi bize o yıllara dair bir takım ipucu vermiştir. mesela "80'lerin hoyrat dans figürleri, tatili denizde koşmak sanmak" bunlar örnek verilebilir.
ayrıca filmde katilin kadın olması, olaya hiç esas oğlan girmeyişi (esasında olmayan) feminist tarafımı ayaklandırdı. 
ve "bu köyün yarısının muhtarıyım, nahide hiç evlenmedi ve hala bakire" diyerek bilicilikte ve feodal anlayışta kafa göz yaran muhtar diyaloğuyla da zihnimin en güzel köşesine kuruldu.
meraklısına filmi izlesinler diye vereceğim link budur!
bahaneyle, ötekisinema gayet hoş bir site.

10 Mayıs 2009 Pazar


yani kısacası gugılda güzel erkek fotoğrafı arayıp da bulamayanlar için bir örnek teşkil etsin.

08 Mayıs 2009 Cuma

bir anımdan bir kuple. kule

bir arkadaşım, yani hatice çakmak, kendisine hatce denmesinden hoşlanan bir arkadaşım tapşapta telefonunu düşürmüş tamam mı? bu arada gugılda adını aratınca bulsun diye yazmak istiyorum, hatice dünyanın en güzel kızlarından biri olabilir. hatta olmuş bile olabilir. ne diyorum

neyse bana da gidip onu almak düştü. tapşap, girmeye ultra çekindiğim bir yerdir. sanki kapıda bir süzgeç var ve cüzdanı süzüyor. limitin altındakileri beş dakka sonra kapı dışarı koyan bir süzgeç bu. ben altı dakikayı göremedim henüz tapşapta. yok yalan söyledim bir kere gördüm; ama bu anımızın konusu değil. bir sonraki anıya.
kasada telefonla ilgili derdimi söylemek için beklerken
öff bu anı çok sıkıcıymış meğer. anlatmicam

ben bu gün bir şey farkettim galiba. galiba diyorum zira emin olmamak istiyorum.

ama sanırım benim çok fena gelecek kaygım varmış ve meğer gelecekten umutlu olmayan depresif bir genç kız imişim kesin galiba.






Bir şey söylemek istiyorum. Şu hayatta en çok korktuğum şey insandır. İnsanın sebepsiz şiddetidir. Esasında uzun uzun konuşalım bir ara bu konuyu.

07 Mayıs 2009 Perşembe

ceren allah'ın adını verdim, düzelt şu blogunu.

günlük hayatlarında "lanse etmek, polemik" gibi kelimeler kullanarak konuşan insanlar kanımı donduruyor. beni hayretlere gark ediyor.
ve belirtmek isterim, ben de gark etmek kelimesinden sonra elimde olmadan gark diyorum. kanım donmuyor.

ha aklıma gelmişken söyliim. sonra üzülüyor "biz burda insan okusun diye yazıyoruz" falan diyor. okuyucularının kalbini kırıyor.
ama son zamanlarda -küheylan'dan sonra- okuduğum en güzel blog diyebilirim.
tıkla

şimdi soruyorum sana entel: bir kaç kişiyiz? ha hı?

05 Mayıs 2009 Salı

ayrıca kendime not: her sabah toplu taşıma araçlarından boşanan insan topluluğuna bakıp (derin derin) "insanlar böyleyken ne çok böcek gibiler" isimli artizliğinden vazgeç! 

sen kimsin lan amınakoyim, iki dakka önce dolmuşu kaçırmamak için kıçını yırtarcasına koşan sendin hatırlatırım. kime bu pozlar?

moda bloglarına bakarken sürekli küfrediyorum!

dedem cuma gidiyor lan!

bu ne mutluluktur yareppim, rabbım, bana da cılivlınd diyesin.
şu an arka odanın balkonunda, içtiğim sigara izmaritlerine bakmıyorsa şerefsizim. aha geliyor kitleme!

son hıçkırık




İlk maaşını alan kezban paris'te, iş çıkışı sırayla bankalara uğramıştır. 1 ay boyunca çalışarak kazandığı tüm parayı kredi kartlarına yatırmıştır. Hala harcama yapacak yeterli bakiyesi olmasa da, en azından borçları azaltmıştır. Ama olsundur; belki de gerçek hayat böyle bir şeydir. Cebinde 1ytl kalmasa da, sevgilisiyle kendisine bir çift pabuç alabilecektir artık kezban paris'te. Hem onlar mişkacuktur'la emracuktur'lar ve bir kuş uçuyordur havada...

imza: Kemalettin Tuğcu

27 Nisan 2009 Pazartesi

şimdi son derece bişey bişeylerden bahsedicem.

doğan apartmanı var galata'da. muhteşem. çalıştığım ofis doğan apartmanı ile aynı sokakta. gururluyum. hıı resmen hava atıyorum. arkadaşlarımı ofise çağırıp inşaattan arta kalan aralıkta minimal kız kulesi görüntüsünü göstererek "ayyyyy ne güzel dimiiiiiiiğ" diyorum. çalışırken gemi düdüğü duyunca yüksek sesle seviniyorum. hani amelie'ye çeyrek var. "var ya doğan apartmanı da bu sokakta" diyorum. suratlarındaki boş ifadeye, anlam veremeyişe bakıp kırılıyorum. minimini üzülüyorum.
şimdi Adam'la acayip dahiyane bi planımız var. "napsak bi gün doğan apartmanında yaşayabiliriz" adlı beyin fırtınasından elde ettiğimiz dahiyane plan?  

yaşlı, sevimli ve kimsesiz tonton bir teyze buluyoruz. kendisini bir köşebaşında sıkıştırmak suretiyle onla yakın ilişki kuruyoruz. birbirimizi çok severken, ölsün diye dua ediyoruz. o da bankadaki parasını tema vakfına (yada türk dil kurumu falan), doğan apartmanındaki dairesini de bize bırakıyor.
bence de çok akıllıca!


24 Nisan 2009 Cuma

bence istesem sevgilime iki satır romantik yazı yazabilirim

Lan, istiyorum ki uzağa gideyim, seni çok özleyeyim. Sonra koşarak geri geleyim.

23 Nisan 2009 Perşembe

yıldız tilbe kolbastının duayenidir. camia!

ne zaman ki bir 23 nisan oluyor, o zamanları ben geriliyorum. 

"du bakalım" diyorum. Malum, 23 nisanlarda hepsi birbirinden korkunç bir grup çocuk başkanlık, bakanlık, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturup 500 senedir siyasetin içindelermişcesine konuşuyor. sonra bu şirinlik abidelerini haberlerde, sunucuların suratındaki yavşak şefkat ifadeleriyle izliyoruz.
21 yaşındaki adamın cumhurbaşkanı olmasından sonra, tekrar kanımı donduran bir 23 nisan bu sene yaşandı. başbakancılık oynayan, konsantre edilmiş bir Tansu Çiller vardı bu sefer. hayır, bunlar büyeyecek ve ben bunları sulandırarak kullanmak istemiyorum. "Efendim kabinedeki revizyon bıdı bıdı bıdı bıdı" sorusuna Süleyman Demirel yanıtları veren o konsantre Tansu ile, saçlarının yanları jiletle desenlendirilmiş İsmail YK'dan sorumlu devlet bakanıcılık oynayan çocuklar... Bi dakka ya daha on yaşındasın "efendim"
Bu senenin cumhurbaşkancılık oynayan çocuğu ise "bana niye böyle sorular soruyorsunuz, ben daha çocuuuuuum" diyerek sinsice kameralara oynadı.
ahuahuaa resmen hınç doluyum.
Ayrıca kolbastının bir ülkenin nasıl delirdiğinin kanıtı olan bir halk oyunu olduğunu düşünüyorum. 


22 Nisan 2009 Çarşamba

anneme çok üzülüyorum lan.

hayalindeki düğünde strangers in the night çalsın ve her yer çiçeklerle dolu olsun diye hayal etmiş. tahta, döküntü bir masaya şişe içinde üç tel yabani ot koymuşlar. fonda da ümit besen.
yazık ulan.
bir de çok gülüyorum anneme. galiba özledim evet.

20 Nisan 2009 Pazartesi

Ayşen Gruda ya gerçekten çok seksi bir kadındıysa? 

dizilerde veya filmlerde karakterlerden birinin başı belada olduğunda, özellikle trafik kazası geçirdiğinde, evinde ona ait fotoğrafın olduğu çerçeve düşüp, camı kırılıyor ya...

ah işte bu gerçekten çok dahice, adeta metaforla gelen saadet. bravo, ilk kimin aklına geldiyse bir deha olduğunun farkındadır umarım.

19 Nisan 2009 Pazar

Ceren,

Sen gerçek bir ruh hastasısın bebeyim.

13 Nisan 2009 Pazartesi

doktor levi'nin manyetik dizliği

artık evime ulaşmak için iki saate yakın yol gitmek durumunda olduğum için, bir tane uykusuz satın aldım. umut sarıkaya'yı yine çılgın kahkahalar atarak okurken iç sayfalarda bir yazar adı dikkatimi çekti. yeni gördüğüm bir isim; ama sanki bir yerden acayip tanıyorum o ismi. düşündüm düşündüm düşündüm...


erman çağlar adını nerden tanıyorum lan dedim ve fakat buldum. mellö'nün türkiyede herkesten fazla sevdiği insanın adı!
hah bu arada tekrar tekrar belirtiyorum, emrah başkan da benim sevgilim naaağğber. evrende en sevdiğim kişi kendisi ve söylemeden geçemeyeceğim, emrah ve erman isimleri en az zeki ve bülent isimleri kadar iticidir.

konuya dönmek gerekirse, asıl gelmeye çabaladığım konu şu. şimdi bir takım insanlar var, zerre tanımıyorum fakat esasında resmen biliyorum nedir necidir diye. misal mellö işte... karamuk'ta otururken yanımda ceren, maybe, maybe'nin dünya üzerinde bulabileceği en eli yüzü temiz, efendi sevgilisi (ki ismini de biliyorum ehe) otururken yok mellö'yle sami hazinses de geçenlerde şöyle böyle... noluyor amınakoyim. benim tanımadığım insanlarla ilgili yapılan geyiklere neden bu kadar hakimim? ayrıca konu dışı, ben neden o olayların kahramanlarından biri değili??. çok üzülüyorum lan. duvara karşı yumruğumu ısırarak ağladığım vakitler oluyor. 
zaten mellö de ceren'in yeni arkadaşı olması sebebiyle vakti zamanında tartışmalarımızın az odağı olmadı değil. (artık durumu olgunlukla karşılıyorum) sorsan mellö'nün kaşı gözü neye benzer, bilmem. ama türkiye'de en sevdiği insanın erman çağlar olduğunu biliyorum. fakat bildirebiliyor muyum insanlara emrah başkan'ı? no! konuyu çok dağıtmadan izlem çetinkaya vakasına el atmak istiyorum.

ve sen izlem çetinkaya, seni tanımıyorum, okulda yanımdan geçsen tanımayabilirim; fakat feysbuk sayfamda her gün nasıl çılgıncasına takıldığınıza dair delliller bulmaktan yıldım. izlem çetinkaya ismi artık benim için bir kavram haline geldi. bir vakayı tanımlarken "evet izlem çetinkaya" diyorum. gün içinde izlem çetinkaya diyerek kendi kendime çılgın kahkahalar atıyorum. hayır şahısla ne ilgim ne alakam ne sorunum vardır. sadece durumun kendisiyle alakalıyım.
demek istediğim hiç bir tanışıklığım olmayan insanlar hakkında bu kadar şey biliyor olmak bazen beni derinden sarsıyor.
ve sen mellö tavsiyelerime kulak ver, ceren ibnenin tekidir ahuahua, ayağını denk al, üzülme sonra. ceren ki insana " aaa pantolonunu yeni mi yıkadın" diyecek kadar adidir, puşttur.
ve izlem çetinkaya "gece hayatın başımı döndürüyor, bi dakka dur. okulunu, derslerini ihmal etme"  

haaa bi de şey, soyadının özay olduğunu ceren'in hatırlattığı tuğba hapsegiren'in kırbaç gözlü sevgilim adlı şarkısı ve "günde üçdört şarkı çıkarıyorum" diyerek üretkenliğini osuruğuyla denk tutmuşluğu da doktor levi kadar dehşete düşürücüdür.

allaaaam,

biri televizyonda abuk subuk hareketler yaptığında o kadar utanıyorum ki anlatamam ve o kadar kendimi bi biçimde bakmaktan alıkoyamıyorum ki ve tekrar bakmaya başladığımda tekrar o kadar utanıyorum ki ve buna rağmen o kadar bakakalıyorum ki ve o kadar aslfaşkmaiasşoj

12 Nisan 2009 Pazar

düşünce gücüyle gelen bebek

merhaba bebeyim,

baban daha sana alışamadı; ama zamanla alışacaktır eminim. 
öf ya ben bebek istiyorum. bir süre daha var gibi davranırsam belki gerçekten gelir.

05 Nisan 2009 Pazar

sinirsel deli veya psikolojik manyak olabilirim bu gece!

01 Nisan 2009 Çarşamba

bazen diyorum ki, 

şu ana kadar dinlediğim tüm şarkıları çöpe atsam, bana bir neşet ertaş kafası verseler...
bunu diyorum. neşet ertaş. kafası!

ya peki şu sevgiliyle konuşurken takınılan şımarık kız çocuğu halleri?


allaaaam beni durdur. iki senedir, (hadi bir buçuk diyelim zira ilk yarım yıl daha aklı başında biriydim) ne kendimi durdurabiliyorum ne de iki satır huzur veriyorum adama. o niye öyle oluyor ki? gündelik hayatta gayet aklı başında, efendi biri olarak neden adamı görünce  "biiibiiiim senin totoşunu sıkarım"adlı cümleyi tiz bir sesle çığlık atarcasına söyleyip duruyorum. kucağına zıplıyorum, hırpalıyorum. hem de cemiyet içinde. oha mahrem de bırakmadım ortada.
hayır, ne oluyor kadınlara aşk meşk işlerinde? yada kadınları genellemeyeyim, bana ne kadınların hepsinden. bana noluyor ulan?

allaaaam ben yapamıyorum bari sen beni durdur. 

29 Mart 2009 Pazar

sınıftaki bıyıklı feminen oğlandan alabilirsin ders notlarını






f: fulya b: ben

f: ulan sınıfta bıyıklı feminen bi oğlan var ya, ondan al işte notları
b: senin o dediğin devran çağlar.
f: ahaha sen nerden biliyorsun devran çağlar'ı
b: neden ki?
f: onu bi tek annem tanıyor sanıyordum ben. annemin çocukluk arkadaşı. bir keresinde onun yüzünden lunaparka götürmemişti annem beni.

ne, hiç enteresan bir diyalog değil mi? komik bile değil mi? yok ya. dünyanın en acayip olaylarından biri olmasa da, yeteri kadar acayip.

bıyıklarını abisi yüzünden kesmiyormuş. şimdi de ingilteredelermiş. tenksgad!
bi de nejat alp vakası var. o bambaşka bir konu.

26 Mart 2009 Perşembe

sevgili "ceren'le ygt sevgili mi?, postacı ceren'le ygt sevgili mi?, ceren'le yiğit sevgili mi?" söz öbeklerini gugılda aratarak bloga gelen ruh hastası okuyucularım,

sizler için açıklıyorum: yiğitle ceren yada ygt'le ceren yada postacı ceren'le ygt sevgili değillerdir.

25 Mart 2009 Çarşamba

içinde yaşadığımız
küpler
küçülürken
en tepeye bir üçgen prizma
ki
yarısı eder
küpün
sulara gömülürken
içinde boğulduğumuz
yarısıdır
gönlümüzün

şey: mhtp'ın şifresi

15 Mart 2009 Pazar

çirkinim

bu aralar

12 Mart 2009 Perşembe

off sinirimin yatışması lazım. üstelik tam da "bu gün varız, yarın yok. ne demeye karın ağrısı çekmek" tadındayken. ama olduramadım. ben de bir faniyim en nihayetinde. sıradan, sinirlenebilen bir fani.

yani demem o ki, kimse kimseyi adam gibi tanımadığını söylediği halde buna rağmen esasında tanımadığı birini yaftalamamalı. kim kime veriyor bu hakkı ulan. "ben seni tanımıyorum" minvalli cümle kuruyorsan, tanımadığını düşündüğün kişiyi yaftalamayacaksın bu bir. ikincisi kafamızdaki kavramsal ve coğrafi karışıklıkları lütfen çözelim. 
tamam sinirliyim; ama üzgünüm. üzülüyorum böyle şeyler olunca. en çok da neye üzülüyorum söyleyeyim: gerçekten çok ciddi meseleler yanında böyle şeylere üzülünce çok üzülüyorum.
bööö
ayrıca bu gün ceren'le başbaşa yemek yedik. çok komik. konu sıkıntısı çektiğini söyledi yazmakla ilgili. o kadar konu sıkıntısı çekmiyorum ki. ve o kadar üşeniyorum ki. 
absürdü iyi anlamak lazım. keşke becerebilsem. becerebilirsem muhteşem bir şeyin peşine düşmem an meselesi.

03 Mart 2009 Salı

ve ve ve

çok pis bir depresyonun peşindeyim. bu sefer giricem. anka'nın uyanışını görün o zaman. kimse alıkoyamayacak beni. ben bile. giricem ulan! ölmeden bir depresyona giricem. eşikteyim. vuu çok heyecanlıyım. du bakalım.

sadece iki cin tonik içerek ve üzerinden altı saat(üç saati uyku) geçmesine rağmen şu kafaya sahip oluşuma hayret ediyorum. kimi buna mütevazilik diyor:)


"kızın tarzı bu aga, gayet mütevazi. iki cin içiyor, galonlarca şarap tüketmişcesine kafası var". yaklaşım bu.

ben yaklaşamıyorum bile halime. ekonomik olmak da değil bu. ne biçim bünyem var. yok, çirkinleşmiyorum alahtan. ama şunu az biraz yediğim bir milyon nane yaprağına bağlamıyor değilim. yapraaam!

02 Mart 2009 Pazartesi

ayrıca bir şey farkettim. bana öyle gelmiş de olabilir tabi. mümkün. neden olmasın. armies on hold, tıpkı farid farjad şarkıları gibi başlayıp bitiyor. e tabi gelişme kısmı başmbaşka...

jülide özçelik'i çok severek dinliyorum. bir de bu aralar hediye güven'i dinliyorum. ailecek takip ederiz isterseniz. bir de çok komik, elimi neye atsam altından çok acayip insanlar çıkıyor. ne düşüneceğimi hiç bilemiyorum. ama kıskanmak var bolca. merhaba ben türkçe öğrenen güleç yüzlü alman turist kızım.


jülide özçelik özellikle gerçekten muhteşem bir şey yapmış. onu ölçme tekniği var hatta. bir baba alıyoruz önce. yurdum babası. amca da olabilir bu. ona önce bir takım (misal muharrem ertaş'tan olabilir) türküler dinletiyoruz. sonra aynı türküyü (misal bu da yavuz bingöl'den olsun) başka birinden dinletiyoruz. yüzündeki ekşimeyi bir kenara not ediyoruz. sonra deneyi sağlama almak adına bir adet zerrin özer'in bi albümü var, türkü söylüyor caz formunda. onu dinletiyoruz. deneğin yüzündeki cehennem azabına tanık oluyoruz. sonra jülide özçelik dinletiyoruz. deneğin yüzündeki memnuniyet ifadesi bize her şeyi açıklıyor. muharrem ertaş dinlerken yüzündeki hazza yakın bir ifade. işte yurdum amcasına da cazı dinletebilecek kadının adı jülide özçelik'tir. 

hediye güven... neyse sonuç olarak armies on hold on numara şarkı.

ha bir de dediğim gibi kafamda dönen bir takım şeylerin altından garip garip insanlar çıkıyor. garip dememin sebebi eee şey, yani hiç ummadığım adam mesela. ondan garip garip insan diyorum. daha da acayip şeyler var tabi esasında. neyse.

27 Şubat 2009 Cuma

çocukluk falan demişken aklıma şey geldi.

ama o kadar abartılacak bir tarafı yok anlatacaklarımın. zira her çocuğun ki kadar deli saçması hikayelerden biri. çocuk hikayesi işte.

üç yaşından beri okuma yazma biliyorum. aferin deham çok büyük. arabayla bir yerden geçerken tüm tabelaları okuyorum. araba duruyor. okumam bitene kadar hareket etmiyor.

kıvırcık saçlı, kara kız çocuğu okuyor "şeeen türkleerr kasaaaabbbı", kontak çevriliyor hareket ediyor araba, çok geçmeden yine duruyor "meeeeeettiin düü üün sal oo nu" şimdi tekrar gidebiliriz. 

ilkokul birinci sınıfta babam kıpkırmızı bir sırt çantasıyla geliyor eve. içinde kırk tane kitap. anton çehov'dan kaştanka, haslet soyöz'den karikatürler. oha! öyle bir çocuk kitabı seti. onlarla uyuyorum. bir de atlas var yastığımın altında. ansiklopedide okuduğum ülkelerin yerine bakıyorum ordan.

bir yerden duyuyorum demek "boşanmak" kelimesini. anlamını da biliyorum esasında. ama deli saçması hayal gücüme göre boşanmak öyle bir kavram ki demek; her gece dua ediyorum annemle babam boşansın diye. hayır fazla mutlu bir evde büyüdüm ben. hala öyle. ama kendimce kafamda kurduğum boşanmak, hayatı daha güzel kılacak bir şey. nedense. gerçekten bir sebebi yok. kendi kafamda kurduklarımı yaşıyorum kendi kafam içinde. o yüzden ki yuvaya giderken pazartesi günleri öğretmen "haftasonu ne yaptın bakalım" diye sorduğunda "babamla boyama yaptık" bilmem ne demek yerine "madonna ve maykıl ceksın'la beraber lunaparka gitmiştik. gondola bindik. madonna çok korktu ama. ben ona su aldım korkmasın diye, elini tuttum" gibi yanıtlar veriyorum.

biraz daha büyüyorum. bebeklerin kafasını işte kopartıp karamuratçılık oynanan bir zaman var. o zamanlarda ananem bana almanya'dan barbi bebekler getiriyor. bir sürü. kutularının içinde. hala saklayanı vardır illa ki. eğer ben o bebekleri vakti zamanında "anne bunun saçı benden daha güzelmiş" diyerek kafasını koparıp sobaya atmasaydım... ahuahua sanırım bunu yapmamış olsaydım bile yine de saklıyor olmazdım.

sonra ortaokula başlıyorum. kazandığım ilk parayı yakıyorum. babam anlatmış "kazanılan para şöyle değerlidir, böyle bilmem ne" diye. o kadar anlatıyor ki, merak ediyorum o kutsalı yaksam ne olur diye. hiç umrumda değil onu kazanmak için döktüğüm ter. sonrasını merak ediyorum.
bütün bunları neden anlattığımı gerçekten bilmiyorum.
çocuk yapmak istiyorum. anne olmak; ama anne olmak gibi değil. çocuktan ödüm patlıyor. bir rüya görmüştüm. kucağımda bir bebek. dimdik merdivenlerden iniyoruz. o kadar minik ki kucağımdaki. biri bana "bu çocuk senin" diyor. tüm dünya dönüyor. deli gibi korkuyorum. o kadar minik, o kadar hafif ki, neredeyse yok. "düşse kucağımdan, anlayamam bile düştüğünü" diye düşünüyorum. dizlerim titriyor. "portakal" diye uyanıyorum işte sonra.
korkuyorum çocuktan çok.
çocuğum olsun istiyorum. kendi çocuğumdan öğreneceklerimi deli gibi merak ediyorum. doğrularımı yanlış çıkarırken ne kadar eğleneceğimi ve şaşıracağımı düşünüyorum. nereye gideceğini, yolunu merak ediyorum. beni de götürsün yanında istiyorum. hayvan gibi korkuyorum çocuktan.

öf bu kadar duygusal olmak istemiyorum. akşam akşam nerden çıktığı hakkında hiç bir fikrim yok.

bitti, daha da yok.


masada yedi kişi var ve yirmibeş poğaça. ayrıca dünyanın en lezzetli peyniri ve taze çay. saat sabahın beşi. muhteşem bir sohbet. 

konu: çocukluk.

çok eğleniyoruz anılar anlatılıyor. ve o kadar mutluyum ki, uzun bir süredir çocukluk konulu bir muhabbette ilk kez kimse "minik kuş vardı dimi, ediyle büdü" falan demiyor. sinir krizi geçirmem için bir neden yok ortada. yaş ortalamasından kaynaklanan bir durum bu, coğrafi farklılıklardan kaynaklanan bir durum.
aralarında şehirde büyüyen bir tek benim. anlatıyorlar resimleri görüyorum. 

dimdik yamaçların kenarında dolaşıyoruz üç erkek çocuk ve bir de ben varım. ormanlık, ağaçlık, bahçelikler arasında serseri dolaşıyoruz. bulduğumuz her şeyi yiyoruz. mısır püskülünden ilk sigaramızı yapıyoruz. yaşımız belki beş, yedi, sekiz. ben yedi yaşındaki olmak istiyorum. çişim geliyor, ayakta yapmaya çalışıyorum. onların ki uzağa gidebiliyor, benimki ayağımın dibine düşüyor. üzülüyorum. 
balık tutmaya gidiyoruz. ateş yakıyoruz, balıkları pişiriyoruz. patatesleri köze gömüyoruz. ekmek olarak onları yiyoruz. kimseye hesap vermiyoruz. sabah çıkıyoruz evden, karanlık çökünce giriyoruz eve toz toprak içinde. 
tehlike diye bir şey yok. öğreniyoruz çok eğleniyoruz. hissediyoruz. lifosun üzerindeki çiğin tadını biliyoruz. 
ben fatmacık abi'yim.

kendime geldiğimde herkes susmuş, birisi "hadi bizim yaylaya gidelim. " diyor. hayatında hiç yayla görmemiş başka bir kız, "bizim burda ne işimiz var yaa" diye hayıflanıyor. o zaman çok yabancılaşıyorum. düşünüyorum. üç tarafı anacaddeyle çevrili cenderede büyüyen sayın kezban pariste'yi düşünüyorum.

bir gün bir yaylaya gitse ne bok yer orda diye. nasıl ayakta kalır diye düşünüyorum. ağaca çıkmaktan haberi olmamış çocukluğunda, sokağa çıkabildiği ender zamanlarda oğlan çocuklarının peşine takılıp karamuratçılık oynamak en büyük lüksü olan ben'i düşünüyorum. "bizanslılara ölüüüüüüüm.".
ellerinde oyuncak bebek kafaları. o bebek kafaları, alçak bizans ordusu askerleri onlar.

o çocuk ne bok yer bir yaylada diye düşünüyorum. fatmacık abi olsaydım eğer...
o an ve şu an biraz ağlıyorum. ben hiç lifos görmedim.

24 Şubat 2009 Salı

of en sevdiğim şey ne anlatayım bak. bu arada kod adı Fazıla olan yeni arkadaşımla ilgili bişey daha söyleyeyim. yarın okulum var diye elimdeki birayı içirtmedi ve beni zorla uykuya gönderdi. ya ben kadını resmen seviyorum. başımıza bi bela açmasa bari.


hah en sevdiğim şeyi anlatacaktım. bir insanın en sevdiği bir sürü şey olabilir arkadaşım. bu konuda anlaşmalıyız önce. benim de en sevdiğim milyonlarca şeyden biri, gizemli ve doğaüstü varlıklarla ilgili, flaştv prodüksyonları tadında hikayeler. bayılıyorum o yalan korku duygusuna. elektrikler falan kesilsin, "hadi birbirimize korkunç hikayeler anlatalım" demekten alamıyorum kendimi. geyik falan da yapmıyorum o esnada. anlatalım işte nedir, atla deve mi? benim bile nerden baksan üç beş çok korkunç hikayem var. misal, ortaokulda öğretmenin evinde otuzbeş dakka süresince geğirme meselem var. düşünsenize ne korkunç. ekrem kurt var mesela, apayrı bir konu o da. 

geçen hostelde yine elektrik kesildi. ben yine teklif ettim "hadi birbirimize korkunç hikayeler anlatalım" diye. bir takım hikayeler anlatıldı. bir takım arkadaşlar korktu, masamızı terketti. mum ışığı yüzümüze vurdu, durduk yere daha korkunç göründük hepimiz. uvvv ürperdim. bayılıyorum puslu havalara. 

sonuç olarak ben insandan çok korkuyorum. valla resmen korkuyorum. insan dediğin bir acaip iş. anlatacağımı da unuttum ha esasında. neyseki konuyla ilgili görsel ararken "resmi ruhsatlı medyum niyazi"nin sitesini gördüm. bence incelenmeye değer. vergi levhasını koymuş böyle.


eveet ben de ıssız adam'ı izledim ve çağan ırmak'ı böyle bir film çektiği için tebrik ediyorum. dertlerimize derman oldu. sonunda hepimiz oturup ağladık. hayatımız değişti ve ıssız adam film müziklerini hemen indirmediğim için kendime çok kızgınım.


ahuahua


allah belanı versin çağan ırmak. bombok bir film yaptığın için aferin sana. bu kadar siktiriboktan diyalogları görüntüne yakıştırdığın için bravo. klişeleri emip suyunu çıkarmışsın adeta, tebrikler. filmini iki saatlik bir klip haline getirip, vasatlığını film müziklerinden kotarmayı nispeten başarabildiğin için seni şövalye ilan ediyorum.
ben sinema otoritesi değilim belki; ama gördüğüm şeyden zevk alıp almadığımı nedenlendirerek açıklayabiliyorum en azından. 
karakterlerin altı bomboş, öykü tatmin edici değil, işlenişi vasat. fakat fakat fakat mekan seçimleri gerçekten çok başarılı. allahım hele hele ada'nın alper'in evinden gitmek isteyişi sonrasında yaşanan o tutku anları. "git burdan, yok yok seni aptal gitme dur" minvalli... ya neresinden tutsam elimde kalmamış. bana beğendiremedin bu filmi babamın oğlu çağan.

ve çağan ırmak, babam ve oğlum'da yaptığı gibi yine seyirciye oynamış. halbuki gerçekten söylediğin gibi modern insanın bikbiki adlı tema daha iyi işlenebilirmiş. olmamış çağan diyoruz.

merhaba ben dangalak bir ekşisözlük yazarıyım adeta
merhaba ben çok başarılı bir yemekteyiz yarışmacısıyım adeta

tuhaf haller içindeyim, bana değişik, bana yabancı insalar arasındayım. çok tuhaf. annem bunları bilse oracıkta düşer bayılır, bunları düşünüyorum ve gülüyorum. tedirgin olmuyor değilim; ama sanırım hiçbirinden zerrece zarar almadan geçip bitecek. ilerde torunlarıma anlatacağım bir anım daha olur. eğer dinlemezlerse döverim eşşoğlu eşşekleri.

malum, internette vakit geçirmekten anlamıyorum. severek takip ettiğim bir kaç site var. ama bu gün isyan ettim. yani ben kakam geldiğinde ne yapıcam? leptabımla tuvalete gidemem. dergi desen ateş pahası. ki zaten kaç tane yayın kaldı okuyabileceğim.

işte tam da bu kafadayken ve "jane birkin bile yaşlandığında bu kadar çirkinleştiyse , ben kesin boka dönerim" buhranındayken farkettim futuristika'yı. 
"her derginin tuvalette okunabilmesi gerektiğini" söylemeleri ayrıca yakınlık hissettirici. hığğnn evet çok sıkıntılıyım bu gün.

18 Şubat 2009 Çarşamba



Merhaba, ben orospu gördüm.
Evet bu benim nedense söylemek istediğim bir cümleydi. Benim hijyenden delirmiş hayatım için
 çok deli bu. Yolda yürürken bir teyzenin yanına usulca yaklaşıp "merhaba, ben bir orospuyla sohbet ediyorum." diyesim geliyor. Hayır gelmiyor. Şu an popomdan uyduruyorum bu isteği. Neyse asıl anlatmak istediğim aslında biraz farklı bir olay.
Dünyanın en eski mesleği olan orospuluğu zerrece anlayamamış biriyim. Yani bir kadının bedenini para yada zevk yada tavuk yada ne bileyim mandal karşılığınd
a sunması d
eğil; birilerinin bunu alıyor olmasını kavrayamıyorum. Bir adet kukun var. Ayşedeki de aynı, Fatmadaki de aynı gibi geliyor bana. Konunun bu boyutunu şu an pek toparlayamayacağım galiba.


Ve kafamızdaki orospu tipi. Yani bilmiyorum ne sıklıkta bir orospu düşünüyorsunuz ama; ben son bir haftadır bunu düşünüyorum. İzlediğim Atıf Yılmaz filmlerindeki Müjde Ar'ı düşünüyorum. Biraz karikatürize edilmiş orospu tiplemelerini düşünüyorum. Orda burda izlediğim içinde orospu olan her şeyi düşünüyorum işte. Onların hallerini hareketlerini gözümün önüne getiriyorum. "O filmlerde gördüğüm insanlar nasıllardı, bu karşımdaki kadın nasıl" diye çılgın bir gözlem halindeyim. Şu an ki halim, televizyonla bir şekilde karşılaşan ortaçağ insanına yakın bir yerde görüyorum ki bu benzetme bile benim için hayli fantastik.

Şöyle anlatayım, o kadın (ismi de atıyorum Fazıla olsun. haha evet Fazıla olabilir) yani Fazıla hostele ilk geldiğinde herhangi bir kadın idi(allah aşkına herhangibir söz öbeğinin doğru yazımı nedir?). En azından ilk yarım saat için. Sonrasında dönen konuşmalarda sezdiğimi, birisi "ya dünyanın en eski mesleği işte" diye tasdikleyince benim tüm algılarım açıldı. Evet çünkü ben az önce bir orospu gördüm. Ahuaha çok deli geliyor dimi bahsettiklerim. Evet belki öyle.

Sonra Müjde Ar'la Fazıla'yı karşılaştırmaya başladım, her karşılaşmamızda. Yani hiç de öyle belirlenmiş bir orospu davranışı standardı olmadığını düşündüm.
Ta ki bu geceye kadar. Evet gerçekten çok şaşkınım. O sizli bizli hitap ettiğimiz Fazıla, birden sebepsiz yere saçlarını savuran, çılgınca kırıtarak konuşan, acayip kaş göz hareketleri yapan ve birilerine "aslanım" diye hitap eden bir insana dönüştü. Evet o kimi filmlerde gördüğüm çizilmiş orospu tip tam olarak karşımdaydı. 

Üzerine oturmamış erkeksi dişiliğiyle(hay allah, neredeyse deli saçması edebiyat blogu yazısı oluyor bu), o öğretilmiş yada öğrenilmiş tavırlar... 
Bunlar beni gerçekten sersemletti. Farkındayım, hiç de ifade edemedim derdimi. Napalım. 

15 Şubat 2009 Pazar

Taksim'de geçirdiğim vaktin, Taksim'e olan uzaklığıma göre değiştiğini çok önceden fark etmiştim zaten. Misal, evim ne kadar uzaksa Taksim'de o kadar çok vakit geçirir oluyorum. Okuldan çıkılıyor, ev uzak "adaaağğm" diyorsun, "şimdi bu trafikte hiç yola çıkılmaz, en iyisi oyalanayım" 

Sonra bir üşenmeler geliyor. İşte bi biçimde Taksim'de hiç yoktan çok zaman geçirmiş oluyorsun. Şimdi bu benim Taksim'de yaşadığım üçüncü ayım. Üç haftadır dışarı çıktığım var mı? Yok. Neden? Taksim'e bayılmıyorum. Trafik sorunu yaşamıyorum. İstesem okula yürüyebilirim bile. Sevmiyorum Taksim'i. Hele hele bu aralar, hele hele hafta sonları hiç sevmiyorum. Kapının önünde bin türlü acayip olayın yaşanması "vaaauv dostum, işte Beyoğlu'nun karanlık yüzü" tadında ergen böbürlenmesine itmiyor beni. Aksine çok rahatsız oluyorum.
Of çok üşendim devam etmeye. Şimdi fark ettim ki, esasında kimseyi ilgilendirmeyecek bir mevzuymuş bu.

12 Şubat 2009 Perşembe

bizim okulda bu dönem ekonomik kriz yüzünden sekiz tane ders kaldırılmış. bilmiyorum, sadece ben mi böyle düşünüyorum ama bir üniversitede ekonomik kriz yüzünden ders kaldırmaları, dünyanın en acayip olayı olmasa da kafi derecede acayip bir olay gibi geliyor bana. ki bu bir vakıf üniversitesi. eşşek gibi paraların kazanıldığı bir üniversite. eğitimin alınır satılır olduğu bir yeri ekonomik krizin etkilemesi ilk bakışta makul gibi görünebilir. zira nerden baksan bakkalla aynı mantıkta işletiliyor. hatta bakkala veresiye yazdırırsın; ama vakıf üniversitesinin veresiyesi olmaz. başıma geldi ordan biliyorum. hiçbir bokta seni birey olarak muhatap almayan okulun, iki senedin geciktiğinde giriş kartını iptal edebiliyor. hem de final döneminde. 

neyse sonuç olarak kadir has üniversitesi diğer bir çok vakıf üniversitesi gibi siktiriboktan bir üniversitedir. bünyesinde barındırdığı hocaların yarısından çoğu da sikiktir, hatta yavşak orospu çocuklarıdır. böyle düşündüğümüz halde o okula devam ettiğimiz için de sikilmeyi hak ediyoruzdur. of inanılmaz sinirliyim.

berlin'e gidemeyecek oluşum, gerçekten canımı acıtıyor.

10 Şubat 2009 Salı

guniz var bizim. citlembik. "ayy nineler gibi oldum" diye dolaniyor su an. dizleri, bilekleri agriyormus.
nine deyince aklima geldi, bu aralar lakabim babanne. berkay elemani oyle diyor. hani haksiz da degil.
gecenlerde cok hasta oldum. bi kac hafta kendime gelemedim, belimi dogrultamadim. ne zaman ki doktordan dondugumde her yere ilac torbamla gider oldum, icinde de saglik karnem, ihlayip tislayarak ilac torbami karistirip, saglik karneme baktigimi farkettim; iste o zaman emin oldum: ben bir babanneyim.

08 Şubat 2009 Pazar

en iyi arkadaş arıyorum. onunla herrrrgün dakikalarca ve defalarca telefonda konuşmak istiyorum. sonra sevgili yanımda yokken, geniş omuzlu dar popolu yakışıklı adamlara bakakalıp, yorumlarla çirkinleşelim istiyorum. alışveriş edelim, kuaföre gidelim istiyorum. birbirimize aşkım, bebeyim, çiçeyim diye hitap edelim, zaman zaman beraber uyuyalım istiyorum. feysbukta fotoğraflarımın altına "burda çok güzelsin kuzi, zuzu, böbö, fifi" falan yazsın. benim hiç böyle arkadaşım olmadı. yani nasıl olcaksa bu yaştan sonra? enteresan deneyimler peşindeyim. bence 23 bunun için geç bir yaş olmasa gerek. gerek! görök.

kabataş'ta bir istavrit var, na böyle böyle. hayır, biz tuttuk ordan biliyorum


yani bilmiyorum, serdar ortaç çok haklı olabilir. şarkıların birbirine benzemesi çok normal, yani kaç tane nota var ki zaten. bence serdar ortaç çok haklı olabilir.

04 Şubat 2009 Çarşamba

of ama bundan bahsetmeden geçemeyeceğim...

evren bi toz bulutuydu tamam mı?
bi gece ben saçma sapan bişey ararken gugıl'ın görsellerinde (tamam hemen söyleyeyim, aradığım görsel tam olarak "kaka yaparken bişey okumak" mealli bir söz öbeği), ve sapığım ya tüm sonuçlara tek tek bakıyorum. 
o görsellere bakarken, aynı zamanda dikkatimi çeken sitelere de bakıyordum. işte bu bakarken takıldığım sitelerden biri bir blog.
az az, zaman zaman yazan biri. belli ki yazarken "merhaba, ben yazıyorum" kaygısı yok. neyse efendim. çok eğleniyorum o şahsın blogunu okurken. üstelik ommadawn'ı da ilk orda duydum. sonra çok arkadaşıma hava attım. "bak ne dinleticem" diye...
bu güne kadar bloglar arası laf atarak birbirine yavşayan çok insan gördüm, güldüm. onlardan biriymişim gibi algılanmamak için kastım çok. ama dayanamıyorum. okuyun lan arada burayı
Evet şimdi herkes efendice dağılabilir! Bu kadar.

off çok tembelim galiba. bahsetmek istediğim; daha doğrusu bahsetsem siz milyonları bulan hayranlarımı çok mesud edecek bir milyon şey geliyor aklıma. hığm... nasılsa aklıma geldiği gibi gidecek ertesi gün. 

bu günün işini yarına bırakıyorum. yarın da unutarak hayatıma devam edicem. bu böyle sürer...
tony gatlif var mesela, bozcaada girişimlerim, girişimlerimim sonuçsuz kalmasının bir milyon nedeniyle iligili tespitler...
Romalılar, üşeniyorum!

30 Ocak 2009 Cuma

ben bu gün iki yüz yaşını aşmış bir kemandan gıy gıy sesleri çıkarttım.

aa şey ilk anda, unkapanı'nda satılan bir kemandan farkı yok gibi gelse de benim yontulmamış dimağıma, uzun uzun baktıktan(ama baktıktan) sonra fark ettim ki, OHA lan keman 200 yaşını aşmış. şimdi yatağımın tam karşısında duruyor. benden pahalı!
ekliyorum keman çalan erkek güzel bişeydir. 

29 Ocak 2009 Perşembe

http://www.cantulum.com/


bi bak! 

27 Ocak 2009 Salı

bak şu an yine sinirlendim.

ben bu sanatçı tayfasının bi çoğunun ağzına sıçayım. güzel güzel işler yapmışlar, sen de bunu duyuyorsun. sitelerine girip haklarında daha fazla şey öğrenmek istiyorsun. ama site silme ingilizce. hayır bu sanatçının adı peter, maykıl, ancelika falan değil ki... adı ayşe, fatma, ali...
neden kendini ifade ederken sadece ingilizce kullanma saplantısı. tamam haklı bir evrensel tanıtım isteği... ama atla deve olmasa gerek bir türkçe içerik seçeneği. merhaba ben oktay sinanoğlu. 
ingilizcem çok iyi değil ulan, anla işte!
yapmayın böyle.

19 Ocak 2009 Pazartesi

lüleburgaz'dayım. bir süre bu blogtan uzak kalabilirim. milyonları bulan hayranlarımı durumdan haberdar etmek istedim.
ha unutmadan, bloguma kavuşunca çılgınca eleştireceğim bir insan tipi olacaktır. onları hunharca etiketleyip, çılgınca eleştirip, hani neredeyse ağızlarına sıçacağım.
öylesi bir şey işte. evet hığn...
bu kadar!

12 Ocak 2009 Pazartesi

almanca'da yumurta ay demektir

evet olabilir.
dünyadaki en çirkin bunalım, başarısız olmuş, yaşlı solcu bunalımı olabilir. andropoza girmiş erkek, menapoza girmiş kadından da beter bir bunalım olabilir bu.

ihbin hayati... belli ki içkiyi seviyor ve içtikten sonra kafa sikmeyi ayrıca seviyor. gitar çalan arkadaşa "cimi hendriks çalsana" diyor. almanya'da barışlar'la beraber takılırken hep cimi hendriks çalarlarmış. baktı ki anlamıyoruz; cümledeki barışlar'ın barış manço olduğunun altını çiziyor bir süre sonra. parkası var üzerinde yeşil. zerre türkçe/almanca bilmeyen şili'li bi kıza, kızın canını yakmak suretiyle almanca yumurta demeyi öğretiyor. o süreç biraz sancılı yalnız.

dayen'e sorduruyor, "canını yaksam ne diye bağırırsın?" dayen, "ağuç" diyor. hayati memnuniyetsiz... şili'li "ayy" diyene kadar bin türlü ses çıkartıyor kızdan zorla. almanca yumurta "ay" demekmiş, öğreniyoruz. nedense telefon numaramı istiyor, nedense "ne yapacaksın?" diye sormuyorum, veriyorum. o da bana veriyor numarasını ve mail adresini. "adaaam, ne zararı olacak ihtiyarın, boşver lazım olur belki bir gün" diye düşünüyorum. hayati bir türlü uyumaya gitmiyor. sürekli bize bira ısmarlıyor ve bizle beraber olmaktan dolayı ne kadar mutlu olduğundan bahsedip duruyor.

herkes şikayetçi; ama benim biraz içim acıyor.

hayati sürekli sigarasını söndürür söndürmez, küllük boşaltmaya koşuyor. durduk yere geriyor, geriliyor. neyse ki uyumaya gitmeye karar veriyor, tam kapıdan çıkacakken aniden geri dönüp hakkında ne konuştuğumuzu anlamaya çalışıyor.


hayati ertesi sabahın körü beni arıyor. uykudan uyanmışım. nazik bir konuşma oluyor. "tamam, savdım" derken bi mesaj geliyor. sonra bi mesaj daha. sonra mesajlarına cevap vermeyişime kızan başka bir mesaj daha.


ben öğrencin değilim hayati, bura lise sırası değil demek istiyorum. ama zaten asla demem. hayati aslında iyi biri. yani içinde kötülük yoktu biliyorum hayati...

peki sen biliyor musun, bu güne kadar okuttuğun öğrencilerin yarısı bi şekilde arkadaşım. hayat tuhaf.




bu gün, fındıkzade'ye giderken ufak bir çocuk gördüm, filesinden bir plastik top çıkarmaya çalışıyordu, kırmızı. gülümsedim.

ki zerre, "yürürken etrafımdaki güzellikleri görmeye çalışıyorum" insanı olmamama rağmen, buna tesadüf edişimi sevdim.

08 Ocak 2009 Perşembe

kurak but'un yeni çalışması efendim.



04 Ocak 2009 Pazar

boktan heykel olur mu bilmem; ama bokun heykeli var

aha da burada!

"başarının anahtarı ne bilmiyorum ama, başarıslığın anahtarı herkesi memnun etmeye çalışmaktır" demiş bulunan, bahadır esen'i gözlerinden öpüyorum.

03 Ocak 2009 Cumartesi

bir de farkettim ki, Adam yanımda olmadığında, bir sebepten evine falan gitmesi gerektiğinde ben bok gibi oluyorum. eksik-yarım ikilemesini, ilişkimize olan saygımdan kullanmayacağım ama...
yani yediğimden içtiğimden bişey anlamıyorum. oturduğum koltuk batıyor. çalışmadığı bir sınava girerken, hocanın gelmesini korkuyla bekleyen eleman tedirginliği içindeyim. neden tedirginliğin öylesi? inanın bilmiyorum.

bana öyle geliyor ki, üçüncü sınıfın birinci dönemi oldukça sancılı bitecek. ya da terbiyesiz insanlar daha rahat anlasın diye: siki tuttuk, yarraaa yedik afedersiniz.

01 Ocak 2009 Perşembe

bilgi üniversitesini seven de var, sevmeyen de, beğenen de var beğenmeyen de. çılgınca eleştireni falan da var. zerre fikir beyan etmek niyetinde değilim okulla ilgili; fakat şöyle bir şey var.


ne bileyim...
bi bizim okulu düşündüm. geçen sene girişilen(!) o muhteşem "iletişim fakültesi dergisi" olayını düşündüm. kendileri bir elektronik dergi olup, duyumlarıma ve gözlemlerime göre üçüncü sayısının yayınlanması gerekirken, henüz birinci sayıda olması gereken, eksik üç milyon yazının var olduğunu düşündüm. öğrencilerinin okullarıyla diyalog kurabileceği bu girişimin nasıl patladığını gördüm. sonra da bu siteyi gördüm. içim acıdı, cız etti.

öyle ya da böyle, seversin-sevmezsin, takdir edersin-etmezsin, bunlar bambaşka olaylar. fakat bir öğrencinin okuluyla diyalog kurabilmesi ve okulu yoluyla dışarıyla iletişimee geçebilmesi, bunu beceremeyenler için oldukça imrendirici bir durum. aynı etkinlik halini kendim ve diğer öğrenci arkadaşlarım için diler, böylesi bir etkileşimin içinde bulunabilmek için dünyaları verebileceğimi belirterek yazımı sonlandırırım.

29 Aralık 2008 Pazartesi

peki ya bu?

tık

KURAK BUT

internette ki yeni keşif (tık)




vefa'ya sonsuz teşekkür:)

26 Aralık 2008 Cuma

maybe beni mimlemiş. mevzu: en sevdiğimiz mekanlar. mim nedir ne değildir hiç anlamam. hadi yolu buraya düşenler okusun, hayatları bir anda değişsin.  


mitanni:
neredeyse inanacağım, tüm istanbul birbirini mitanni'den dolayı tanıyor olabilir. nasıl bir yerse artık orası. etrafımda bulunan ve sonradan dahil olan insanların neredeyse tümünün yolu bir şekilde mitanni'den geçmiş. öyle bir yer işte.

karamuk çay bahçesi/çay evi??:
asmalımescit'te yaz kış en sevdiğim açık alandır burası. bişeyleri var, güzel. ha bir de kötü çaya denk gelme olasılığınız sıfıra yakın neredeyse. bi milyon çay içtiysem orda; içlerinde ancak iki üç tanesi kötüdür. öyle bir oran. varın siz düşünün.

fındıklı yokuşu:)  
bilmiyorum mekan sınıfına pek girmez gibi geliyor bana nerden baksan; fakat pek seviyorum. götümden soluyarak o merdivenleri çıkmak, basamaklarda o manzaraya karşı öyle kalakalmak pek güzel.

ha birini mimlemem gerekiyorsa, topu mehtapdıkafasıkarışık hanımefendiye atarım.


17 Aralık 2008 Çarşamba

şimdi bir de şöyle bişey var. anlatayım hemen. misal dünyanın en alakasız yerinde, o alakasız yerdeki insanların rakı içesi tutar. 

tuttu diyelim. diyecek hiç bir lafım yok. tutar tutmaz, bize ne? hah o durumlarda, durup dururken türk sanat müziği açılır ya. böyle zoraki... işte ona dayanamıyorum. 
yani kalkıp kimseye neyi nerde ve ne şekilde içeceklerini öğretecek değilim. yani ama madem o adabı siklemiyorsunuz, zaman mekan muhabbetini de takmıyorsunuz; o halde öyle zorlama atraksyonlara da girmeyin lan. 
dağılın şimdi!

15 Aralık 2008 Pazartesi

vay amına koyim


yes

24 Kasım 2008 Pazartesi

queen of the night

ayrıca taş ev, içinde de maria callas çalsın.
elimde cif, lavabo ovalayayım ne bileyim.

yüzünün baktığı yönü değiştirdi. sonra ayağa kalktı. işte ben o anda çok güldüm.

13 Kasım 2008 Perşembe

ceren yaptıııığğğ. manzaramı yeniledi. içim açıldı. bir de çok sevindim. bir de bu aralar bişey farkettim. mehtap'ı ben çok ihmal ettim. yani mehtap'ı ben ihmal ettim. etmemek istiyorum. bilmiyorum kendisinin çok umrunda olur mu "bir kezban paris'te vardı" diye? galiba olur ya.olur olur. bir de yiğit'i özledim. ersin'in de sevgili yapmasına ramak kaldığı dönemler. buna da biraz bozuluyorum ayrıca.

11 Kasım 2008 Salı

sanırım ölüyorum. dün geceden beri öldüğümü hissediyorum.

10 Kasım 2008 Pazartesi

ev falan

bu gün eski evime gittim. eskiden mecidiyeköy'de oturuyordum. sonra çok fakir düştük biz böyle. çıktım evden. anneannemlerde kalıyorum. eski ev arkadaşım da, aslında yıllardır tanıdığım, sevdiğim biri. ailecek tanışırız. ailelerimiz memlekette altlı üstlü oturur öyle bi tanışıklık, yakınlık var yani.

evden taşındığımdan beri ilk kez geliyorum eski evime. ben çıktıktan sonra, o tek başına kalmaya başladı evde. ee kocaaaaaa doktor değil mi ama?

bizim evimiz gerçekten çok güzel bir evdir. böyle kutu gibi, sevimli, güzel temiz bir ev. fakat ne kadar güzel olduğunu bu gün gerçekten anladım. ben o evde yaşarken mesela, buz dolabı sığmadığı için mutfak dolaplarından birini sökmüştük. ne inci abla'nın, ne benim odamda yer olmadığı için dolabı salona mümkün olduğunca kuytu bir köşeye yerleştirip, üzerini dandik bir örtüyle kapayıp bir nevi sehpa haline getirmiştik. sonra bir köşede benim getirdiğim kitaplık duruyordu. kitaplığın arkasında ütü masası falan. salon çok büyük gibi gözükse de, amerikan mutfak cinliğinden kaynaklanan bir genişlikti aslında o ve duvar sayımız da azdı. çamaşır askısı ikimizin de odasına konmadığı için, bir duvara dayalı dururdu. dağınık gibi geliyor belki; ama aslında yine de düzenli, ferah sevimli bir salondu.

ben taşınınca inci abla o mutfak dolabını ve tüüüm gereksiz ıvır zıvırları benim eski odama koymuş. e tabi ya, odayı fotoğraflarımla donatıp, mumlar yakacak hali yoktu ya. benim, dünyada sadece annemin beğendiği ısparta halım çıkmış, yerine küçük, koltuk renklerine uyumlu güzel bir halı almış mesela. sonracığımaa, bir sehpanın üzerine geniş ve çok şık bir kase koymuş. içi rengarenk ambalajlı küçük çikolatalarla dolu. çok şirin böyle. of çok kıskandım. çok güzel olmuş salon. yani iyi ki gitmişm bile dedirtti bana bir ara.keşke salonun son halinin bir fotoğrafı olsa.

bir de banyomuz çok güzeldi. yani hala güzel de, benim değil artık.

ilk evimdi ulan burası benim. çok üzgün hissediyorum kendimi. eve her baktığımda ilk taşındığım günlerdeki heyecanı hatırlıyorum ve bu evde yaşadıklarımı...

neyse başka baharlara artık.
işte mesela bu, evin eski ve mümkün olabilecek ennn dağınık hali. öf yine de güzeldi. bi de keşke mutfağını görebilseydiniz.

07 Kasım 2008 Cuma

benim bozcaada'ya gitmem gerek. eğer gitmezsek, senden de ayrılırım, sonraaaa okulu bırakırım, arkadaşlarımı öldürürüm, çok üzülürüm.
yani artık bizim bozcaada'ya gitmemiz gerek anladın mı?

dededeyim hala

ya çok vukuatı var dedemin, anlatmakla bitmez.
ama bu gün bir bomba patlattı.
evde armut var işte, Adam getirmişti. sordu armutların nerden geldiğini, bir arkadaşım getirdi dedim. "ne okuyor bu arkadaşın" dedi, çaktı galiba sevgilim falan olduğunu soruyor böyle. bilgisayar mühendisliğinde okuyor dedim. "ne olacak peki, programcı mı olacak mikrocu mu olacak?" dedi. kaldım böyle. "henüz karar vermedi" dedim.
ne diyorsun ulan auhauhaua. dedesin sen bi dakka. mikrocu bıdı bıdı o ne ya? sonra ekledi "mikro elektronikçilerin işi miydi yoksa" diye. sanırım çip mip yapmaktan bahsediyor. da nasıl yani? öyle dede olmaz. bir de sürekli ders çalışayım istiyorlar. diyemiyorum ki "ben üç senedir ders çalışmıyorum, bizim buralarda durum biraz farklı" falan... "cumaları kendime tatil verdim, ders çalışmıyorum" dedim. ananemle sürekli kavga halindeler. sebep de, sussunlar ki, ders çalışayım.
sen sus, hayır sen sus diye. evdeki manzarayı anlatıyorum:

dedemin elinde bir woody allen kitabı, tekrar çal sam. onu okuyor. sordu casablanca nerdeydi tunus'ta mı? ananem atladı ordan "olur mu fas'ta" diye. tartıştılar. dedim bi dakka, internetten bakalım. fas'taymış işte. ananem kendiyle bi gurur duydu "ilkokul bitirmemiş biriyim, ama biliyorum bak" gibisinden. neyse bi süre sonra dedem tekrar sordu humphrey bogart'ı. ananem bi başladı. önce "yanlış telaffuz ediyorsun, hamfri bogart. işte casablanca da onun filmi. trençkotu vardı filmde. dünyaca ünlü aktör, nasıl tanımazsın?" diye...

ev çok acayip. bir de bunlar olurken, sigara yakabilsem ahh ne güzel olurdu.

bana bir DEDENİN resmini çizebilir misin Abidin?

Dede dediğin nedir?
Yaşlıdır
Sakindir
Şaşkındır
Kendi derdindedir
Yeniliklerden pek haberdar değildir
Kamburdur
Pejmurdedir

bu maddeler, uzar gider. neyse o zaman sıra geldi soruma: yukardaki dedenin tanımıysa, bendeki nedir?

bundan dört beş sene önce. kendimi her boktan sorumlu hissettiğim dönemler. malatya'dayım, dedemlerin yanında. odam var orda. yani kim giderse onun odası. oda takımı almışlar işte o odaya. baya yatağı, çalışma masası, gardrobu falan var. hani bi gencin odada ihtiyacı olan temel mobilyalar... hangi torun giderse, oda onundur diğeri gelene kadar. dedemin bir müzik seti var. eşşek kadar, aygır kadar bi alet böyle. boyum kadar kolonları var. plak çalarından, cd çalarına, kaset çalarına mevcut her şeyi. ben de işte hayatın sırtıma yüklediği(!) tüm sorumluluklarımı almış, odamda oturuyorum sürekli. geldi dedem odama "ben bu evi boşuna mı koca bahçenin ortasına yaptırdım. istediğiniz gibi, istediğiniz seste müzik dinleyin, kimse karışmasın size diye yaptırdım bu evi" dedi. ben de o aralar yaş gereği, havuçlarım kanıyor şebnem ferah falan dinliyorum. bir de pentagram albümü var yanımda "bir" olanı. sürekli bunları dinliyorum. dedem gazı verince dedim bi kökleyeyim sesi, bakalım nolcak. ulan açıyorum sesi, açıyorum sesi, alt kattan hiç uyarı gelmiyor. alt kat dediğim dedemle anneannem. ev dubleks de afedersin. bizim odalar üstte işte. ama kimse iplemiyor müziği. rahatsız değiller zaten. sonra bi baktım dedemin bi klasik müzik arşivi var. bi cd buldum. ulan dedenin klasik müzik arşivi mi olur. içlerinde bi cd, pavarotti, domingo ve kareras'ın. üç tenor böyle.. hooo hooo diye bağırıyorlar. çok zevk aldım o cd'den.
sonra yine o dönemler işte, müzik dinliyorum. geldi takıldı "ne biçim gençsin sen, dans etmeyen genç mi olur?" diye. kalkmış karşımda dans ediyor. benim de allah belamı versin "ölürüm de dans etmem" tadındayım.
ne figürler gördüm aman allah. şimdiki aklım olsa, flamenko yaparız dedemle, balkona uzanmış kayısı dallarına uzanır, dünyanın en güzel meyvesini yeriz beraber. bi mutlu oluruz. bi de sesi çok güzel dedemin. bahçeye indiğimizde keyfi yerindeyse "karadır kaşların/ferman yazdırır" diye bir başlar. gözler dolar falan filan...

06 Kasım 2008 Perşembe

bu aralar nefret ediyorum.

02 Kasım 2008 Pazar

ben bu blog işinden çılgıncasına sıkılıyorum ha, haberiniz olsun.

saat 03:03
"o da beni seviyor" saati. aa değil mi ya, küçükken simetrikse rakamlar saatte, öyle derdik.
ananemler geliyor yarın gağba. mutfak temizliyorum. hakan peker çalıyor radyoda. değiştiremiyorum da. hipnoz oldum öyle.

03 Ekim 2008 Cuma

bazen kız olamayışımdan utanırken, bazen kız olmaktan utanıyorum abisi.
he, abisi dedim. bilmiyorum dedim.

otobüs yolculuklarında kitap okumayı severim; ama bayılmam. otobüs yolculuklarında birileriyle konuşmaktan da hiç hoşlanmam.
ama otobüs yolculuklarında müzik dinlemeyi çok seviyorum. yani eğer kulağımda müziğim varsa, zaten kafamda ne kitaplar yazılır, ne filmler çekilir, izlenir.
müzik varsa kitaba veya birine gerek yok. ama en önemlisi, müzik varsa otobüs muavinlerine asıl hiç gerek yok.

bu gün istanbul'a dönüş yolunda, müziğim kulağımda... yanımdaki teyze -hayret- hiç konuşkan...
en güzel şey olan yolda müzik dinleme keyfim, kafamın uydurduğu ultramegasüper senaryolarla, sahnelerle,yer yer kliplerle, diyaloglarla süsleniyor. bence bundan daha güzeli zor. ama işte o muavinler yok mu o muavinler...

misal, babe i'm gonna leave you çalıyor, ben siyah minicik deri eteğim ve siyah deri ceketimle, siyah spor arabamla ve kızıl alev alev yanan uzun saçlarımla otobanda gidiyorum. şarkı hızlanıyor, arabanın hızı artıyor, içimde şeytan bi sevinç, az önce adamı alnının çatından vurmuşum, o kanlar içinde yere uzanmış ve ben gidiyorum son sürat. o sırada bir kolonya şişesi geliyor tam göz hizama. muavinin kara eli. deri mini eteğimle, siyah spor arabadan inen ben, 23 numaralı koltuğun sahibi, rengi akmış kızıl saçları öylesine toplanmış, kot-bot-kazak üçlüsüyle geri dönüyorum gerçek hayata. sırf o namussuz otobüs muavini yüzünden. ilgilenme benle muavin. "hayır" yanıtı alana kadar tepemde dikilmek zorunda mısın? ne hakkın var beni o muhteşem sahneden çekip almaya ve tekrar 23 numaralı koltuğa oturtmaya?

neyse bir süre sonra muavini unutmuş ben, cocorosie dinlerken çok aşık olduğum sevgilime kahvaltı hazırlıyorum. ama o da nesi? köpükten yapılmış bir bardak kulesi yine göz seviyeme sokulmuş, içlerinden birini almam bekleniyor. ulan adam, "bok iç" deyip devam edemez misin işine? tam da çok aşık olduğum sevgilimle birbirimizi sevmeye başlamışken? ama yoook, o köpük kulesinin en tepesinden bir bardağı alana kadar bana yine rahat yüzü yok. çaresiz, otobüs tadında sevimsiz üçübirarada'lardan bir paket elimde, köpük bardağımla kaldığım yerden devam ediyorum müziğimi dinlemeye.
bu sefer fever çalıyor. rita hayworth tadında siyah beyaz sahnemde pıtı pıtı şarkı söylerken elinde termosuyla muavin giriyor içeri. ahuahuha beyler bayanlar ve kara elli muavin. termos görünüyor. sahne bok gibi oluyor. iniyorum haliyle sahnemden geçiyorum 23 numaralı koltuğa, köpük bardağıma sıcak suyun dolmasını ve muavinin gitmesini bekliyorum. üstelik kahve içiyor olmamın tek sebebi kara elli muavin!

eh kahvemi de aldığıma göre, artık muhattap olmamız için hiç bir neden bulamayarak, rahatlamış olarak tekrar kulaklıklarımı takıyorum, quizas quizas quizas çalıyor. ben barcelona sokaklarında dolaşıyorum. ispanyolum zaten, her şey gayet latin ve renkliyken birden göz seviyeme mavi plastik bir poşet geliyor. hayır, o ana kadar tepemde dikilmesini mantıklı olabilecek açıklamalarla kendime kabullendirmiştim. fakat o poşet de ne ki? köpük bardağı içine atmam gerekiyormuş meğer. hayır neden sen almıyorsun ki köpük bardağı? kara elli muavi

inanılmaz eğlenceli olabilecekken o yol, o kara elli muavin yüzünden...

sayın cehennem yolcusu peri hanım,
şimdi demişsiniz ki, " 'bizim evde birşey yok' başlığına tıklıyorum, kalıyorum öyle..."
gibi laflar edilmiş, gördüm.
şimdi o şöyle oluyor:
orda bir şey yok. yani eğer orda bir şey olursa, orda bir şey olmadığını belirtmemin de bir anlamı olmaz. evet çok deli.
deli saçması bir açıklama. fakat yapacak hiiçbir şeyim yok. aslında çok mantıklı bir açıklaması var; ama kafamda toparlamam lazım nedenleri. hı hı!

27 Eylül 2008 Cumartesi

uvvbebeyim

bu gün last fm kullanıcısı olmak için döktüğüm ter...
"dinleyecek bir şeyler bulamıyorum artık. yetmiyooor" çılgınlığı yaşayıp last fm üyeliği almak istedim. kullanıcı adım belliydi: mişka. ama yazdım, kabul etmedi. herhalde bunu kullanan var diye düşündüm. çok yaratıcı değilim, başka şeyler yazdım, onları da kabul etmedi. bir süre sonra, çiş, kaka, bok gibi kelimeler yazıp denedim, onları da kabul etmedi.
ahuahuah tekyoldevrim yazdım denedim, yine kabul etmedi. artık çıldırmak üzereydim ki, son denememi uvvbebeyim'den yana kullandım. o ooo o da nesi? kabul etti. sevindim.
sonra bu gün last fm'den çok daha kullanışlı, görünüm olarak last fm kadar renkli olmasa da, kullanışlılık açısından çok daha net bir site keşfettim. ikisi de bulunsun değil mi ama.
neymiş ki bu? diyenler için gelsin: http://www.grooveshark.com/

üstelik ommadawn komple var.

25 Eylül 2008 Perşembe

"talhaaaa talhaaaa" diye bağırıyor kadın. o kadar zor ki anadili türkçe olan birinin bu arapça ismi telaffuz etmesi.
hayır minik talha, araba altında kalmak üzere olmasa, mesela su bardağındaki suyu masaya döküp her yere yayma afacanlığında olsa, o kadar zor olmaz ismi telaffuz etmek. ama o panik anı...
tallllhaaaa

L'den H'ye geçerken hissedilen bir zorlanma, bariz bir dil hamlesi...

ha gitsem sorsam kadına, desem "teyze manyak mısın? ali var, mehmet var, ömer, mustafa falan var, ne gerek var talha'ya?" desem. "üstelik fonetik olarak da çok kötü, söylemesi zor. neden bu adı koydun?" desem, "anlamı ne ki bunun" desem...

o kadar eminim ki, yüzüme bakıp "talha, kuran'da geçiyor" diyeceğine. aauahua peki teyze desem sonra...

benim bi kuzenim var. gerzek! hı hı gerzek evet. kızı olmuş bunun. adını ravza koymuş.
ravza
ne ya? cennette bilmem neymiş anlamı.
çok afili... cennette bilmem nere, cennetin bilmem nesi...
hayır anlamı "cennette sike sürülen merhem" gibi bir kelime olsa, eminim bunu da çocuklarına koyarlar.

çocuğunuzun adını su koyun, naz koyun, duru koyun. hatta adı bulutmelod
irenk birincitanesi olsun. yeter ki telaffuzu kolay olsun. zira her türlü anlamsız.

20 Eylül 2008 Cumartesi

her daim, sonsuza kadar beraber takılacakmış gibi
davranıp en ufak haklı serzenişte yokmuşsun gibi davranan insanlar gerçekten varmış.



kızıyorum.

(dediği gibi) kraker gibi kırılmıyorum, hayvan gibi

kızıyorum.

18 Eylül 2008 Perşembe

arkadaşlarım İLE eğleniyorum

arkadaşlarımla eğleniyorum romalılar!

yani onlarla beraber eğleniyorum. onlarla eğleniyorum en güzeli. onlar benimle beraber eğleniyor, benimle eğleniyorlar. böyle seviyesiz ilişki. mehmet'le eğlenmeye bayılıyorum. yani onunla eğlenmek, mehmet'e gülmek falan... sonra ceren'le eğlenmek en güzeli. çok gülüyorum ona. en çok fulya'yla eğleniyorum.


geçenlerde internette fulya'nın çocuğunu buldum. kesin o. ikisi de bundan habersiz. ama öyle işte.


16 Eylül 2008 Salı

kangal sucuk babaanne derya baykal

babaannem bizde bir süredir. öyle çok alışılmadık bir durumu yok bizim babaannenin, her babaanne kadar sıradan ve tuhaf aslında. yani her babaanne tuhaf, anneanne de öyle, dede de. tuhaflar yani. "benim ki o kadar acayip ve komik ki adeta şebek "gibi bir durum yok. hepsi tuhaf ve komik. yaş meselesi, kuşak farkı meselesi. doğal tuhaf (ahuahuha tabirimi yerim), doğal komik, doğal huysuz hepsi işte.

neyse ben de her torun gibi babaannesiyle eğleniyorum. kendisi kör ve sağır takılmayı tercih ediyor. üzerine varmıyoruz, biliyoruz nasılsa işine geldiğinde mevlam gözünü de açıyor, kulağını da. hareket edemeyecek kadar kuvvetsiz ve kör olduğu için, dizinin adını okumaya televizyonun önünde duruşu ve ordan gerişi saatler sürse de, kendisine telefon gelince upuzuun koridoru nasıl da üç adımda uçtuğunu bildiğimiz için bacakları yokmuş gibi takılmasına da ses etmiyoruz. her şeye varım da, derya baykal konusunda anlaşamıyoruz.

evde sıkıntıdan televizyon izleyip beynimi bir süreliğine askıya aldığım o vakitlerden birinde, derya baykal seyrediyordum. geldi babannem televizyonun önüne. üç yüz saat baktı. bana döndü. çok önemli birşey söyleyecekmiş gibi gözlerini kıstı "çok gayretli bu kadın" dedi.
gayretli ahuahua... övüyor işte derya baykal'ı "bu kadın" diyor, sanki kendisi yazdı o karakteri, yaşar kemal betimlemeleri yapıyor. "bu kadın hiç durmaz yerinde, hiç yavaş göremezsin onu, hep koşturur, ağır kanlı değil, çok da marifetli, neler yapıyor" diyor.
"iyi de babaanne o kadın deli ki" diyorum. beğenmiyor beni, arkasını dönüyor "deli olsa bunları yapar mı?" diyor kısık sesle. "deliyle veli olmak arasındaki ince sınıra ne diyorsun?" diyorum. "çok gayretli bu kadın" diyor.

çok seviyorum arkadaşlar derya baykal'ı. istedim ki yazımı, onun güzel bir fotoğrafı ile süsleyeyim, yazdım adını gugıla, görselde aratayım dedim. beş yüz fotoğrafa baktıysam, bunlardan dörtyüz doksanbeşi örgü fotoğrafı. derya baykal artık bir kişilik olmaktan çıkmış, bir eylem haline dönüşmüş belli.

deli dedim kızdı babaannem. ne yani, bir programında ütü yapmayı öğretiyor ev hanımlarına. ahuahua baştan saçma daha. napıyorsun ablacım sen? böyle yarım yamalak ütü yapıyor "şimdi vaktimiz kısa, aslınd açok güzel ütü yaparım" falan diyor. işte ben de onu soruyorum sana "naapıyorsun?"

neyse ya annem derya baykal olsaydı. annem iyi ya. küçükken de babamla kavga ettiğimde, onun dünyadaki en saçma insanı olduğunu düşündüğümde hep kendime "ya babam saadettin teksoy olsaydı? ya mustafa topaloğlu olsaydı" diye düşünüp babamın kıymetini anlardım. hayır yani o kadar fantastik olmaya gerek yok.

babaannem komik işte evet. kendisi farkında değil henüz. ama bunu ben söylemek istemiyorum. evdeyken, yani babaocağında iken, sıkıntıdan tişört kemirme safhasına geldiğimde, iyice delirip ayna karşısında acayip figürlerle müziksiz dans gösterilerimde bana el çırparak tempo tutuyor. hani daha ne yapsın.

uyy anılar. o değil de yine geçenlerde acıktım, kendime sucuk kızarttım. evi sardı tüm koku. babannem de sekiz milyon ilaç kullandığı için yemeklerini belirli saatlerde yer. yemeğini yiyeli henüz iki saat olmamış. acıkması mimkin değil. geldi odama "sucuk kokusu mu bu" dedi. "evet babaanne ben yedim" dedim. kapının eşiğinde durdu, bense spider solitare oynuyorum ehe, kafadan bir saat boyunca kendi kendine sağlığı ve nefsi arasında hesaplaştı. en sonunda kendisine dokunacağına ve yemeyeceğine karar verdi. saygı duydum kararına. kahve yapmaya mutfağa gittim, peşimden geldi. yine kapı eşiğinde durdu. buyurgan bir sesle "ben acıktım, sucuk varsa kızart." dedi. ahahah şizofreni nöbeti bu kesin. noooluyor? sucuk varsa kızart!!

ayh, of böyle cem yılmaz neşesi tadında olsun bu yazı da. napalım.

15 Eylül 2008 Pazartesi

pup pu bim bom bom bim



fulya bana bi kere yukardaki anlamsız söz öbeğini yazdıydı. bi şarkı... hatırlayamamış ne olduğunu, bana soruyor. "bir şarkı vardı pup pu bim bom bom bim diye, neydi ki o?" diyor, diyorum ki "aa şey o, put the blame on mame boy. vardı ya gilda'da rita hayworth söylüyordu." diyorum. sonra videosunu buluyorum yutuptan. ikna edeyim kabilinden. bir süre çok normalmiş gibi davranıyoruz. sonra "oha, sana şarkıyı yazıyorum bip bop diye ve sen biliyorsun" gibi bir şaşırma içine giriyor fulya. hak veriyorum haliyle.



o geldi aklıma. hepsi de çağatay yüzünden. hani nereye kadar bir insan "güncelle şu blogu lan" gibi kaba tavırla tehdit edilir ki? tamam belki bir tehdit yok cümlede görünen. ama biliyorum tehdit an meselesi. hayır yapmadığı şey değil. pis biri zira.

26 Ağustos 2008 Salı

buddha duracam!

istanbulda'ydım bir iki gün önce. tek ayak üzerinde uydurduğum binlerce bahanelerim var gidebilmek için.
iett'deyken cama kafamı dayayıp, başım hoplaya hoplaya yolculuk ederken fark ettim, iett otobüsleri camlarının markası "DURA CAM"
iett'yi buddha'nın aldığını öğrendiğim (ispatlanan) o gerçekten sonra, belki de buddha'yla alakalı o espri anlayışını çok sevdim. öptüm camları hep. "duracam" dedim.

22 Ağustos 2008 Cuma

mehtap'a sevgiler (zorba)

bu kız benim zihnimi mi okuyor allasen? tutmuş aleksi zorba'dan bahsetmiş. tam da aklım fikrim zorba ile doluyken...

hem de ayraçla ayırdığım sayfadaki paragrafı alıntılamış. yok yok karışmış bu kız kesinlikle.

aleksi zorba, olmak istediğim tek kişi belki de. ilkel, ham. o yüzden çok sahici. yakan bir gerçekçiliği var, imrenilen bir ilkellik. o kadar ham ki, aslında çoktan yanmış pişmiş.

zorba, bu güne kadar karşılaştığım en muazzam karakter.

15 Ağustos 2008 Cuma

sıkıcı olmakla suçlanmışım. yok yeaa...
alışkın olmadığım bir hayat temposu içindeyim. bilgisyar ve internet bağlantısını bir arada bulabildiğim o ender zamanlarda, ense kökümde biten bir baba sahibiyim. ismini şu an vermek istemediğim bir arkadaşımın mailini okurken, arkadaşın yazdığı "şefkat eksikti, kelimemiz şefkat" gibi bir cümle karşılığında "eşşoğlueşşek sana şefkat göstermedim mi?" diye bana çıkışan bir babadan söz ediyorum. bilgisayarın başına oturduğumda arkadaşlara mail yazmak üzere (yada poker oynamak), kesinlikle iki dakika huzur vermeyen bir babadan bahsediyorum. fıtır fıtır ya sürekli konuşup kafamı karıştırıyor, yada yazdıklarımı, okuduklarımı tepemin üzerinden okuyarak yorum yapmak suretiyle siber alem vaktimi sabote ediyor. durum bu.

17 Temmuz 2008 Perşembe

ceren'e

şimdi memik bizde. ben de istanbul'dayım. emrak'larda. senin mailini okudum işte. mehmete gönderdiğin. sonra heyecanla kendi maillerime baktım. a o, o da ne? benim hala mcsohappy alıcısından/vericisinden bir mailim yok. tabi ki "yine bana hüsran, bana yine hasret var" verici demişken, dün gece film izledikten sonra, laf bi şekilde bilgisayardaki hiçbir verinin aslında kaybolmayışına geldi.(ona da neden geldiyse laf artık) neyse ben de gayet mantıklı bir cümle kurdum aslında. dedim ki "vuuu ne tehlikeli, ya bir seri katilsen ve ya kurbanlarının verilerini saklıyorsan..." mehmet'le emrak, çok güldüler. of şimdi anlatıldığında pek de komik değilmiş, ama sizi temin ederim ki gerçekten çok komikti. ne bilim mesela mehmet bi seri katil olsa, excel'de bi dosya açsa, yazdığı formüllerle, sıradaki kurbanının kim olacağını pat diye excel belirliyor olsa... hayat bayram olsa. ıhh tamma hiç eğlenceli olmadı. işte orda da canım çok yiğit çekti. o da olsaydı da geyik süregitseydi diye...
neyse aslında sen her ne kadar bilmesen de son üç gündür rüyalarımızı, sohbetlerimizi falan sürekli etkiliyorsunuz. bu durum benim canımı sıkıyor. zira ne çok özlediğimi farkediyorum o anlarda. şimdi öncelikle şunu söyleyeyim. neden size yazmak istediğim mailler bloga yazıyorum?zira yolladığım mailler gelmiyormuş. bu sefer de bunu deneyeyim dedim.

ceren, yiğit ve ersin'e. ama özellikle yiğit'e
geçenlerde gugıl'da görsellerde "kaka yaparken bişeyler okumak" cümlesini aratırken -ki bunu yapmamın aslında çok mantıklı bir açıklaması var- bir yazıya dikkat kesildim. elemanın biri nasıl zengin olduklarını (çok basit bi fikirle aslında) anlatıyordu. resimleri falan da var böyle. tipleri de görseniz ha... yani şekilcilik değil bu. (hahah resmen şekilcilik aslında ne var?) yani o acayip saçlı kafalardan o minicik fikir nasıl çıkmış da zengin olmuşlar ulan? (fikir ve firma adı verememenin sıkıntısını yaşıyorum öf)
işte o yüzdendir ki yiğit, acilen yurda dönmeli ve fikir üretmelisin, fikir üretmeme ilham olmalısın. çok zengin olmalıyız. hali hazırda iki projemiz vardı aslında. neyse işte.

ceren ve yiğit, geçenlerde gördüğüm garip bir rüya vardı, içinde siz de vardınız. görürken çok eğlendim ama şimdi hatırlamıyorum. ama çok neşeli bir rüyaydı. emrak da ceren'i kafasında yuvarlak bir postla görmüş. ama aslında o bir post değilmiş. emrak soruyormuş ceren'e "kafandaki ne" falan diyormuş, ceren'de "bu benim rakunum, ay ne tatlı dimi, sevicem onu sevicem" falan diyormuş.

ııı diyecek başka şeylerim de var aslında. ama ı-ıh söylemicem şimdilik. bana mail yazın adiler.

ersin'e diyecek hiçbir lafım yok. kim bilir hangi bulgar kızın hangi amerikalı kızın memelerine bakıyordur o!

15 Temmuz 2008 Salı

naber?

ohh mis gibi, tekrar blogumun yeni gönderi bıdısına harfler diziyor olmanın verdiği huzuru yaşıyorum. baba ocağındayım iki haftadır. tuhaf yer baba ocağı denen yerler. genel özellikleri de bir sebepten internetin olmayışı sanırım. kaç baba ocağı modeli gördüysem, onundan dokuzunda internet yoktur misal. eğer ona sahip 1 baba ocağı varsa, sebebi bezmiş, yılmış genç kişinin telekom'a gitmesidir. baba evi denen yer ayrıca akşam arkadaşlarınızla buluşmak üzere sekiz gibi evden çıkmaya kalktığınızda "gecenin köründe nereye böyle? bu saatte ne buluşması" tepkisiyle de karşılaşılan yer oluyor aynı zamanda.



aslında bizim ev, en az her ev kadar eğlenceli, absürd saçma sapan bir ev işte. ki özellikle babamla yaşanan maceraların haddi hesabı olmamakta. bi de şeyi özlemişim, klozetin hemen yanıbaşında duran çamaşır makinesinin üzerindeki her zevke, her kesime hitap eden küçük kütüphaneyi... her zevk her beğeni diyorum zira gerçekten öyle. bir kaç farklı gazetelerin ekonomi sayfaları(babam), tuna kiremitçi, ahmet altan kitapları(kardeşim), hüseyin rahmi'den namuslu kokotlar isimli pek manidar bir kitap(türk edebiyatı tutkunu annem ehe), woody allen ve edgar allen poe eserleri(ki bu benim)...

tuvalet ve edebiyat demişken... of bazen "a tipi likit fon mu, b tipi slip don mu?" tadında tuvalete koşturduğumda, o panik anında okuncak hiç bir şey bulamıyorsam, alıyorum elime şampuan, çamaşır suyu kutusu falan... sor bana mesela domestos'un muhteviyatını, anlatıvereyim hemen. yada o sıkışma anı, eğer gerçekten çok çok sıkışık bir ana denk gelmişse, elimde ne bir kitap, ne bir deterjan kutusu, hiçbir şey yoksa, hemen dikerim gözümü lavaboya yada küvete, uzaktaki kutuların üzerindeki yazıları okumaya çalışırım. of evet ne var? yaparım bunu işte. kezban tuvalette oldu bu yazı da. aslında ben bu yazıya başlarken maksadım rahmi koç'a bir hayat dersi vermek, utançtan başını öne eğdirmek ve çıkıp bizlerden özür dilemesini sağlamaktı. biliyorum çok etkili bir yazı yazacaktım aslında. ama yapamadım. üzgünüm ama düşününce kaka sohbeti daha tatlı geldi bana. öyle değil midir zaten? inkar da etseler, kendilerine itiraf edemeseler de hemen her zaman, konu dönüp dolaşır çiş kaka sohbetine dayanmaz mı? dayanır ulan! rahmi koç sohbeti bile buna geldi dayandı. halbuki tek suçlusu, sayın koç'a kızmama neden olan yerin bizim tuvaletin oluşudur. of başka bir yazıda kızacağız artık rahmi koç efendi'ye, napalım.

02 Temmuz 2008 Çarşamba

sevgili Ceren ve Mehtap,
maillerime sizden cevap alamıyorum ya, biraz üzülüyorum lan.

27 Haziran 2008 Cuma

nerdeyse veda yazısı oldu

salonda bir dünya koli var. taşınıyorum. sadece ev değil, şehir de değiştiriyorum. vermem gereken bir dünya kararlarımı da koydum kolilere... evime gidince çıkartıcam artık sorularımı, sardığım gazete kağıtlarından.
neyse asıl anlatmak istediğim bi mevzu da olmadığına göre, gelişine sallayabilirim. mesela ben ceren'in "bu kısır olmadı, bozup baştan yapıcam" deyişini, fulya'nın dalga geçişine cevaben merve'nin "evet fulya, kakamı yaptım ama istediğim gibi olmadı" deyişini, lütfü'nün "bravo gerizekalı" biçimli otomatik cevabını, "saçlarım güzel olmuş mu?" sorusuna "evet" yanıtını alan vahide'nin akabinde "neden ki?" diye soruşunu, muratın, Adamla olan ilişkimi "kuyruk salla dişi" eseriyle başlatışını ve "sev şu çocuğu" eserleriyle yönlendirişini, mehmet'in sayamayacağım kadar fazla olan vukuatlarını, yiğit'in ömrümde bir kere bile giyemediğim topuklu ayakkabımı giyerek, dengesini zerre kadar yitirmeyişini ve utançtan yüzümü yere eğdirişini, kız kardeşimin bana misafir olduğunu öğrenen ersin'in eve ani baskınını ve girer girmez kendine bir kadeh şarap alarak, kardeşimin karşısına oturuşunu, akabinde kardeşime, asılan adam sesi takınarak sorduğu "bu sene dersaneye gidecek misin?" sorusunu, bunun üzerine mutfak tezgahının arkasına saklanarak attığım hayvani kahkahaları, vakti zamanında yeniçeri bıyıklarıyla nam salmış akif'in "general house" isimli hostel projesiyle neredeyse Hindistan yollarına düşüşümüzü, beyninin sayısal kısmı çılgınca çalışan, ama duygusal zekadan noksan olan irem'in, soruları beyninden bir kere bile süzmeden lank diye ortaya atışını (misal, "bu insanlar seni niye seviyor?" diye sormuşluğu vardır bana.), çok fazla vakit geçirme fırsatı kimi zaman bulamasak da, aramızda farklı bir bağ olduğunu her zaman hissettiğim, yaptıklarıyla kendisini deli gibi takdir ettiğim mehtap'ın, ceren'le yiğit'e surat yapışını, "yavrucum" diye boynuma atlamasını ve bana atkı örüşünü, fulya'nın ne zaman bize gelse peşinden bir milyon insanı sürükleyişini, karşılıklı saçmalamalarımızı...

of veda yazısı gibi oldu. ama silemicem. napalım bu da böyle olsun. almanya'daki akrabalarım için gelsin. ne bileyim. kadı kızı kusuru olsun. öyle bişeyler.

22 Haziran 2008 Pazar

böyle bi garip hissediyorum uzun zamandır.
şey gibi, kenar bi mahallenin "kardeşler düğün salonu" adlı bi düğün salonunda, kadınların saçları ayrı birer yaşam formu, arşa yükselir belki başları, abartılı kıyafetler, bi tuhaf makyaj...
kart sesli bir kadın "güz gülleri" söylüyor, yeni mutlu çift için. ya sevmeyi bilmemişler yıllarca, ya sevince geç kalmışlar. alt metin "allah kahretsin bu adamı/allah kahretsin bu kadını." olsa gerek. bayat kurupastalar konmuş masalara. damat kafadan ayağa kadar para dolu. gelininse bilekten boynuna kadar bilezikler mevcut. az evvel güz gülleri söyleyen kadın şarkısını bitirmek üzereyken, ortalıklarda saçma saçma dolanan çocuklara nefretle bakıyor. gelinlikli kızlar, papyonlu oğlanlar var.
işte şarkıcı mikrofonu eline alıyor ve "lütfen çocukları pistten alın" diyor. o sırada pistin tam ortasında hiçbişeyi sallamayan bi kız var. iğrenç bi gelinlik üzerinde. böyle bi parmağı ağzında. sabit ve boş gözlerle şarkıcıya bakıyor, yanından koşarak geçen oğlanlar ona çarpıyor ama kız hiç istifini bozmuyor.
hah işte o kız benim. ben bu aralar böyle hissediyorum, sonra gülüyorum.

21 Haziran 2008 Cumartesi

hah şimdi gelelim asıl göstermek istediğime. of çok eğlendim. daha önce de bahsetmiştim, ben koca tankerlerin, büyük yük gemilerinin suda, sise doğru ilerlerken ki görünüşlerini Miyazaki'nin yaratıklarına benzetiyorum. bu gün samatya sahilinde de tespitimi kendime doğruladım ey romalılar. sonra internette dolanırken ilginç bir şey gösterdi Adam, bu neşeli tespiti neden romalılarımla da paylaşmayayım dedim.




şimdi alttaki fotoğraf, alpha action adlı bir dökme yük gemisine ait.






işte romalı, bu dökme yük gemisi, başka bir gemiyle çarpışması sonucu şu hale gelmiş:


ahahah ne neşeli ülen, bunun yüzdüğünü düşünüyorum. gülüyorum. of tamam kaza yapması kötü bir durum. ama oha romalı, resmen Miyazaki çizmiş işte. geçmiş olsun alfa'cım!

20 Haziran 2008 Cuma

hala asıl anlatmak istediğime gelemedim, ama bi yere nefretimi sunmak zorundaydım.
hey dostum lanet olsun sesini tanımadığım çakmaktaşlar izlemeye.
hele hele jetgiller'le taş devri'ni kaynaştıran çizgifilmciler, sizin derdiniz ne biliyor musunuz? kafanızın, o koca poponuzdan büyük olması. ov yov

of bakamıyorum televizyona. edepleriyle yayınlasınlar çizgifilmleri yayınlayacaklarsa.

dünyanın en lezzetli böreğini yapan, burnumuzun dibindeki güzel amca ve cocorosie

of çok çılgın bir gün yaşıyorum. 1 gün de değil. bilmiyorum saatler, günler birbirine girdi çok.
dün kaçta uyandık bilmiyorum. odur budur ayaktayız işte Adam'la.

günün özetini ceren'e özet geçtim ilk iş. sanırım ona yazdıklarıma çok benzer bir şey olacak yazdıklarım. onlar voys of amerika'ysa, ben de voys of samatya'yım bu gün.
sabah beş suları Adam "giyin" dedi. "alla halla ulan giyiniğim işte mis gibi" dedim, bir şey demedi. niyetini anladım, gün yeni aydınlanıyordu ve çıkıp biraz dolaşacaktık. üzerimde paçavra bir tişört, altımda da dünyanın en çirkin ve manasız eşofman altıyla çıktım öylece dışarı. Adam'sa gayet donanımlıydı. pantolonunu bile giymiş, fotoğraf makinesini almış. tahminim, bir kocamustafapaşa turu atmak, sonrasında da bir fırından ekmek alıp eve dönmekti. fakat yürüdüğümüz onca yol sonunda kendimi samatya'da bulunca aydım. ilk kez görüyorum orayı. of eşeğim ben. daracık sokaklar... bayılıyorum. bir sürü fotoğraf çekemedik zira film bitti. analog makinenin de en kötü tarafı bu sanırım. en çok da şeye güldüm. hani ikinci bahar diye bir dizi vardı ya, şener şen'in kebapçısı vardı. of adını hala hatırlamıyorum oranın. o yüzden isminin "gaziantep'in sesi" olmasına karar verdim. işte o dükkanı görünce çok güldüm. zira büyük nefrete yakın hisler içinde olduğum o dizinin hala etkisi orda sürüyor. çok komik, adamlar hala Ali Haydar'la Hanım'ın yeri tadında koca bir afiş asmışlar dükkanın üzerine. sahile indik sonra. sabahın altısı olmasına rağmen, samatya sahili amca ve teyzelerle doluydu. of ama yerim ben o amcalarla teyzeleri. hele teyzeleri... kafalarına şöyle bir doladıkları yazmaları ve şalvarımsı pantalonlarıyla aletli cimnastik yapan teyzelerin hastası oldum. çok şirinler. ve o sahil çok kalabalık oluyormuş o saatte bile. sonra işte ben üşüyünce eve dönmeye karar verdik. yanlış bir yola girdiğimizi farkettik. ama ben dötüme eş yön duyguma güvendiğim için ve daha doğrusu hayvan gibi üşendiğim için dedim ki "bence geri dönmeyelim, illa ki doğru yola çıkarız bi şekilde" ve fakat halt etmişim. kaybolmadık mı sana? kaybolduk tabi... yürü yürü yürü... bir börekçi çarptı gözüme. tam da ihtiyacım olan şey, börek ve çay... mis gibi börek. nasıl lezzetli nasıl lezzetli... hele o amca nasıl güzel bi amca, nasıl güleryüzlü... ordan çıktıktan sonra bir süre daha yürüdük. nereye çıkarız diye merak halindeyken, beş on adıma kalmadı tanıdık bi sokakta olduğumuzu hatta daha da abartarak aslında evin orda olduğumuzu anladım. şaşırdım, mal mıyız? diye sordum kendime. sevindim. sonra girdik bulaşık yıkadık. bi de çaktık üzerine cocorosie butterscotch. bulun da dinleyin. yormayın beni arkadaşlar. çok güzel bi şarkı bea.
off ben ne anlatacaktım, ne anlatıyorum. işte böyle. şimdi anlatıcam asıl eğlendiğim şeyi, bekle.

18 Haziran 2008 Çarşamba

"küçük yer insanı" diye bir tanım geliştirdim

küçük yer insanı gerçekten bir başka mirim. yani büyük şehir insanına hiç benzemiyorlar. böyle daha saf ve temizler sanki diyeceğim de, demiyorum. vazgeçtim.
bir başkalar ama. arkadaşlıkları başka, hayata bakışları başka, durdukları yer başka. eğlenmeleri bile başka yahu. hele de "küçük yer insanı" adlı hamurun üzerine bir şey inşa edebilmişlerse...

"küçük yer insanı" da güzel yafta ha. insan etiketledim, farkındayım ama yapcak bir şey yok.
Adam mesela "küçük yer insanı", arkadaşları keza... bu gün semih'in doğum günüydü. bir mekanda dört masa işgal edecek kadar çok sayıda insan ordaydı. semih için gelmişler. sevgilerini ifade ediş şekilleri, en azıyla beş altı yıllık mazileri oluşu, paylaştıkları, birbirlerine düşkünlükleri...
neredeyse duygulandım. onlarla beraberken "gerçekten huzurluyum" diyebiliyorum.
onların yanındayken sorgulanmıyorsun, bildiklerinle ilgili sinsi, kötü niyetli, sinir bozucu, aba altından gösterilen testlere tabi tutulmuyorsun, onlarla beraberken ait olman gereken bir sınıf yok. popülist kaygıları yok, alternatif olma, marjinal, uç olma dertleri yok. "çok arıza ve bir o kadar derinim abi" artizlikleri yok. içlerinden geldiğinde, koca koca herifler birbirlerine sarılıyor yahu. "serin dururum, bozulmam" gibi bir hadiseleri yok. senin ne olduğunla hiç ilgilenmiyorlar. senle alakadar onlar. oha gerçekten çok övdüm şimdi onları.
ha bir de semih ve umut, sizi çok seviyorum(allahım itiraf ediyorum)
güzeller yani, en on numara insanlar bunlar.

16 Haziran 2008 Pazartesi

aaamet'e dumansız hava sahası


neredeyse eminim artık, çocukken ona yaptığım birşeyden ötürü benden yıllar sonra intikam alıyor gibi. "sinemayı çok seviyorum" diyorum, "bence tiyatro daha üstün" diyor. diyemiyorum tabi o an, "ayşe kadın fasülye kalorifer peteğinden daha steril, daha şiddetli, daha rererö..."
aynı ahmet (ahah televole dış ses) msn başında sohbet ederken benim sigarama karışıyor kendisini zehirlediğim iddiasıyla.
şu an şu satırları yazıyorum ya, elimi nasıl bir taşın altına sokuyorum ne siz sorun ne ben söyleyeyim. yaşanacak olası ateşli tartışmaları düşünebiliyorum. korkmuyorum senden ahmet!!! işte tam burda "ahmet'in hoşgörüsüne sığınıyorum" şeklinde bir çevirmeye baş vuruyorum.
neyse tamam hakkaten ahmet iyi bir adam, fakat işte gel gör ki nasıl ikna edeceğim onu şu sigara yasağının saçmalığı konusunda? hiçbir fikrim yok. olaya düz mantık yaklaşıyorum.
sevgili ahmet, konuyu o kadar da fazla dolandırma niyetinde değilim. önce şunu söyleyeyim, şu dumansız hava sahası projesinin samimiyetine zerrece inanmıyorum. tıpkı diğer ahmet isimli arkadaşımla (ahmet'im biçim biçim görülüyor ki) isyan ettiğimiz gibi, ne zaman ki, çevreye daha az zararlı yakıt tüketimi zorunlu kılınır, hayvanca zamlar yapmayıp kullanıcıları teşvik ederler, ne zaman ki büyük sanayi bölgelerinde bacalardaki filtreler gece belli bir saatten sonra kapatılmaz, denetleyici merciler tarafından sıkı gözetime alınır, uymayanlara yaptırım uygulanır, ne zaman ki kyoto gibi bir protokolü imzalamak gündemdeyken güzel ülkemde "bu imza, türkiye'nin enerji politikasını yıkar" başlıklı endişeler yaşanmaz, ne zaman ki elimiz yüreğimizde termik santrallerin kurulması planlanan yerler için içimiz acımaz, ne zaman ki dışarı çıktığında soluduğun hava gerçekten temiz olur... hah işte o zaman bu cahilce düzenlenmiş sigara yasağının samimiyetine inanırım.
ha bu yasağa(!) cahilce dememin sebebi şudur:
nedir yani, duraklarda sigara içilmezmiş, kapalı alanmış. hahahah yok ya, ben durağın hemen yanında duruyorum, sigaramı içip, dumanını durağın içine üflüyorum? sen öyle bir manyaksan sayın yasak koyucu, ben de böyle bir manyağım o zaman. hadi bakalım. böyle saçmalık mı olur? vapur ne kadar kapalı bir alandır. ohannes sayın arkadaşlar. son iki cümlemi ilkokul öğrencisine hitaben bir saçmalıkta kurduğum için özür dilerim, fakat mevzunun o kısmı komik. yapcak bir şey yok.
neyse gelelim kapalı alandan kastedilen tek yerin, ahmet arkadaşımız ve ahmet arkadaşlarımız gibilerin en rahatsız olduğu restoran, cafe gibi yemek yenilen alan olması gerektiği başlığına...
o da şudur arkadaşım, restoranlarda sigara içilen ve içilemeyen diye bölümler yaparsın. içmek isteyenler orda oturur, içmeyenler burda. sen de hangi taraftaysan ona göre hareket edersin. emaaan nelerden bahsediyorum gecenin ama vakti.
ayrıca ahmet arkadaşım, sigara mevzusunu, futbol terörüyle de eş tuttun. öpüyorum seni gözlerinden. hadi gel üstüme korkmuyorum:)

bu yazı sevgili ahmet'e ithaf edilmiştir.

interneti kullanmayı kesinlikle bilmiyorum.

15 Haziran 2008 Pazar

hahaha çok eğlendim.
tabi ya kadınlar bir melektir. pırt yapmadıkları gibi, kakaları da pembedir.
hahaha hadi selametle

futbol terörü

evet ya bu bir terör. yani balkonumun ampülüne denk gelen kurşun, terör. böyle zamanlarda istiyorum ki "yenilelim". yok yere, hiç de umrumda olmayan bir mevzuya karşı nefret gelişiyor içimde.

cahil, ilkel, yok edici milliyetçiliğe körükle giden futbol fanatizmi, milli takım fanatizmi sana diyorum!
ülken bilmem hangi ülkeye sahada galip geldi diye seviniyorsun ya manasızca, allah belanı versin sırf oraya buraya sıktığın deli kurşunlar yüzünden.

geç kalınmış, belki de gerekli olmayan bir babalar günü yazısı

üç farklı kanaldan takip edilen, aynı ülkenin üç farklı haberleri... üç kez ardarda boğaza yerleşen yumru...

birinci haber öss sınavı sonrası haberlerden...

utançtan, insanını kıvrım kıvrım kıvrandıran güzel ülkemde yine olmuş bir şeyler. gözetmenlerin hatası yüzünden sınav süresinden yarım saatleri çalınan 60 kadar öğrenci... yine gözetmenlerin hatası yüzünden muhtemel teknik aksaklıklardan dolayı sınavdan sıfır (rakamla 0) alması olası 60 kadar öğrenci... bir babanın öfkesi... sisteme kızmaktan geçmiş, derdi "ben bu çocuğun psikolojisini nasıl düzelticem" demek...

ikinci haber babalar gününü çocuklarının mezarlıkları başında geçiren şehit babaları...
genci yaşlısı demeden, halkı sürekli üzülen, yıpranan, olmadık işlere maruz bırakılan bir ülkeyi korumak(!) için vatan uğruna(!) feda edilmiş, vatana helal edilmiş(!), gencecik oğullarının mezarı başında ağlayan babanın "allah kimseye bu acıyı göstermesin" demesi...

üçüncü haber çok değil, 13 yıl kadar önce bosna'da yaşanan akıl almaz zulüm...
savaşın zalimliğinin en can acıtıcı tarafının ete kemiğe büründüğü yer, balkanlar... dünyanın, hitler zulmünün yarısı kadar bile ilgi göstermek inceliğinde(!) bulunmadığı bir canavarlık. yaş farkı gözetilmeksizin öldürülen erkekler, insanlığı kısır kalmış canavarlar yüzünden tecavüz ve türlü işkencelerle kısır bırakılmış kadınlar...
şimdi o kadınlar, bedenlerinde ve ruhlarında savaşın izleri, kaybettikleri çocuklarını geri almanın derdinde. tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi oluyorlar. ikiz üçüz... onlarca yıl sonra çocuk sahibi olmaktan dolayı babaların duyduğu mutluluk ikiz üçüz...

**************

***************************************
babam bu sabah benim evime geldi. kafasına göre yaptığı mutfak alış verişinden eli kolu peynirle dolu geldi eve. diyemedim ki "neden bir milyon çeşit peynir?" sevinmiş gibi yaparken, "nasıl bitecek ki bunlar" diye düşünmeme rağmen kahvaltı masasına hepsini çıkardım. şu sıralar dönüm noktalarında dolandığımız konuyu açtı. kararımı ve gerekçelerini, karşı çıkacağından korkarak anlattım ona. sözüm bittiğinde kızmasını beklerken ben, o "aldığın her kararın arkasındayım, seninle beraberim" dedi. "neden bu kadar tatlı ki, bu adamın silahı bu kadar iyi ve tatlı olması" dedim. ama içimden dedim.

babalar güzel insanlardır. ben bu gün kendi babam için ve tanımadığım bir sürü baba için oturdum ağladım.

reenkarnasyon şeysi

mehtap, reenkarnasyona inanıyormuş. bunu da öyle acayip bir yerden öğrendim ki. yaşasın blog. yakında hiç yüzyüze görüşmeden, iletişimin en ilkel halini kullanmadan iletişir olacağız, bu da öyle edinilmiş bir bilgi. her neyse... ne diyordum. hah reenkarnasyon evet. bilmem ki inanıyor muyum? evet çok düşünmedim bu konuda, ama "ben ruhsuz neyleyim herkesteki bedeni" dedim şu anda ve yine şu anda üstünkörü verdiğim bir karara göre, ruh başka bedene girmese bile asla yok olmaz. evet tamam bu benim kararım.
yine mehtap yazısı dolaylı gördüğüm bir site. evet bir miktar eğlendim. amaç da buymuş. yok o kadar da çok eğlenmedim ama işte...
doğum tarihini ay, yıl, gün olarak giriyorsun, o da sana önceki hayatında ne olduğunu söylüyor. misal, bakalım ben neymişim... nerde kopi peystim. heh buldum. budur:

Teshis:
Yeryüzündeki önceki enkarnasyonunuzda bir kadindiniz. in uw laatste, eerdere reïncarnatie.
Bugünkü Orta Hindistan civarında bir yerlerde 1200 civarında dogdunuz.
Bir filozof veya düşünürdünüz..

Önceki o yaşamınızdaki kısa psikolojik profiliniz:
Çekingen, temkinli, sessiz bir kişi. Bu yaşamınıza kadar açığa çıkmayı beklemiş yaratıcı kabiliyetleriniz var. Bazen çevre sizi acayip buluyor.
Bu enkarnasyonunuzun nedeni önceki yaşaminizda bazi konularda basarısız olmus olmaniz.

Önceki yasaminizin simdikine aktardığı ders ve vazife:
Ana vazifeniz: Dünyayı daha güzel yapmak. Fiziksel ve ruhsal çöller sadece dokunuşunuzu bekliyor. Gülümsemeye devam edin!

hay allah peki!!

meraklısına:
http://site.mynet.com/yusufebb/oncekiy.htm


bi de bak aklıma geldi, Barış Manço olduğunu iddia eden bi sabi vardı. sahi ona noldu?
sen onu bunu bırak da son samuray'ı izledin mi? ahahaha

14 Haziran 2008 Cumartesi

istesem ben de kafa ütüleyen hatun zırvalığı yapabilirim dedim. ve yaptım da


"beni ne kadar seviyorsun?" diye sordum

-"buz dağının görünmeyen kısmı kadar" dedi
-"türkiye'de giderek artan işsizlik oranı kadar"dedi
-"her yıl atmosfere salınan sera gazı miktarında" dedi
-"her yıl sigaradan ölen insan sayısı kadar" dedi
-"her yıl denize dökülen alüvyonlar kadar" dedi.

çok üzgünüm

13 Haziran 2008 Cuma

Ahh melankoli...
öperim seni göz bebeklerinden. Bir de neden bilmiyorum ödüm patlıyor sana bir şey olacak diye. Selametle...

08 Haziran 2008 Pazar

şu an saat tam olarak 05:01. tam bir saatim kaldı sana gelmek için. bence çok heyecanlıyım. keşke açık çiçekçi olsa taksim'de, pet şişe kullanmak zorunda olmasam vazo yerine keşke. olsun... of keşke anahtarı alsaydım, kahvaltıyı hazırlasaydım, sen uyansaydın, beni ve kahvaltı masasını görünce şaşkınlıktan ölseydin, sonu trajediye bağlasaydı, ben bu kadar saçmalamasaydım. ahh peki...

05 Haziran 2008 Perşembe

yardımın için teşekkürler







oyunculuk yaptığım ilk ve muhtemelen tek kısa metraj film "yardımın için teşekkürler"in kendisini henüz göremesek de, çekimler boyunca sayın mutlu ceren cangöz hanfendinin an be an fotoğrafladığı kareler elimize ulaşmış durumda. birbirinden güzel onlarca fotoğraf... belli ki çok çalışmışız, çok eğlenmişiz, çok yorulmuşuz, çok emek vermişiz...

bence muhteşem bir ekip olmuşuz. bence yayında ve yapımda emeği geçen...
bence yiğit harika bir yönetmen olacak. adam yönetmesini gerçekten beceriyor.
bence mehtap şimdilik muhteşem bir taym kod görl, zira onun yapabilecekleri boyunu aşar, gider...
bence ceren muhteşem bir set fotoğrafçısı, muhteşem bir çocuk gelişim uzmanı, muhteşem bir şeytan kadın, muhteşem bir işine sadık... bu liste uzar arkadaş.
bence fulya muhteşem bir "uzun boylu" muhteşem bir boom operatörü, muhteşem bir malacı, muhteşem bir amele, muhteşem bir eğlence kaynağı...
bence emrah muhteşem bir adam, muhteşem bir ölü, muhteşem bir "yeter ki iş güzel olsun, dizlerim feda olsun" insanı.
bence mehmet muhteşem bir "sinir krizi geçirip, anneye ağlayan", muhteşem bir "çocuk elinde oyuncak olan", muhteşem bir "çekim sırasında içli seslerle let me kiss you söyleyen"...
bence ben muhteşem bir.... noktalı kısımları ben doldurmayacağım arkadaş.
bence fatma teyze dünyanın en muhteşem fatma teyzesi. muhteşem yemekleri, sette ordan oraya deli gibi koşturması, evini batırdığımız için sesini bile çıkarmayan, en emek vermiş, en güzel annelerden...
bence akif muhteşem bir "serseri"...
pınar muhteşem bir "gamsız, zengin, boş kafalı kadın"

evet diğer arkadaşlar da muhteşem =)

zaman

Gün yoktu, saat yoktu. Daha zaman yoktu çünkü. Tanrı daha zamanı hediye etmemişti insana. Şuursuzca dönüyordu dünya. Kimsenin yaşı yoktu, yıl yoktu. Sadece iki küçük çocuk vardı. Bir kız bir erkek. Birlikte oynamaktan zevk alıyorlardı, çeşitli oyunlar geliştirmişlerdi. En sevdikleri şey, dere kenarında, suyla oynamaktı. Her şeyin bir rengi, bir kokusu vardı. Ama dere kenarındaki hiçbir bitkinin ne rengi ne kokusu yoktu. Üzülüyordu minik kız bu duruma. Çünkü çok seviyordu renkleri kız ve anlamıyordu neden böyle olduğunu. Yine dere kenarındaydı iki çocuk. Kız sordu oğlana:

“neden sence bu çimenlerin, ağaçların bir rengi yok?”
“bilmiyorum” dedi oğlan. Sadece konuşmuş olmak için sordu: “çok mu istiyorsun renklenmesini?”
“evet istiyorum. Dahası merak ediyorum neden rengi yok bunların”
“bence bunun nedenini bir tek Tanrı biliyordur”dedi oğlan.

Kız düşünceliydi. Kararlıydı,soracaktı sebebini Tanrıya. Yürüdü, bir kayanın üzerine oturdu. Tanrıyla ne zaman konuşmak istese o kayanın üzerine oturuyordu. Oğlan hiçbir zaman önemsememişti kızdaki bu meraklanmayı, yine önemsemedi kızın kayaya koşuşunu.

Kafasını iki elinin arasına alıp gökyüzüne doğru baktı kız. Düşünüyordu. “göküyüzü mavi, denizler mavi, ama neden ağaçların bir rengi yok? Acaba olsaydı nasıl olurdu?” diye düşünüyordu.
“Tanrım ne olursun cevap ver bana, çok merak ediyorum, neden renksizler, onlara neden bir renk vermedin ki?” diye bağırdı.

Cevap verdi Tanrı kızın serzenişine. “eğer bu ağaçların bir rengi olmasını istiyorsan, sana vereceğim istediğini. Ama bunun bir bedeli olacak. Bu bedeli sadece sen değil, tüm insanlık ödeyecek. Görmek istiyor musun ağaçların rengini?”

“evet Tanrım çok istiyorum. Onlara bir renk ver, bir de koku.”dedi kız.
“öyleyse zamanı hediye ediyorum” dedi Tanrı.
“zaman mı? O ne demek ki?” diye sordu kız.

Tanrı güldü: “zaman, bir şeyi sonlu kılan, bir şeye başlangıç ve bitiş kazandırandır. Şimdi sana zamanı veriyorum. Sen bunu önce bölüp günlere ayıracaksın, günler hafta, hafta ay olacak. Aylar iklimleri yaratacak. Yıllar olacak hayatında. Senin bir yaşın olacak, yaşalacaksın. Ama eğer zamanı verirsem sana, bir gün sen de biteceksin. Tüm bunları kabul ediyorsan ağaçların rengini vereceğim.”

Hiçbir şey anlamamıştı kız; ama yine de istiyordu tüm renkleri. “Tanrım, ne istiyorsan kabul ediyorum.” dedi.

Gökyüzünden sular boşandı tam o anda. Korktu kız önce. Yağmurmuş adı yağanın. Yağmur düştükçe toprağa, çimenler renklendi, yağmur döküldükçe toprağa ağaçlar renklendi, çiçekler renklendi.

Kahkahalarla gülüyordu kız. Mutluluktan aklını kaybedebileceğini düşündü. İlkbaharmış, toprağın renge kestiği zamanın adı.

Kız: “teşekkür ederim Tanrım, teşekkür ederim” diye bağırarak koşmaya başladı. Oğlanı bulmak, ona olanı biteni anlatmak istiyordu.
“gördün mü, rengi var ağaçları. Hem de bak bir sürü renk var artık burda. Bir de zaman diye bir şey verdi tanrı bize. Renklerimiz ve zamanımız var artık.”

Zaman gerçekten de ilerleyen bir şeydi. İlerlediğinde değişiyordu renkler. Anlıyordu o zaman mevsimlerin de değiştiğini.

Yağmurun sesini duydu kız yine bir gün. Koşa koşa dışarı çıktı. Dereye gitti. Yağmur indi, renkler yine deişti. Bir sürü renk çıktı ortaya yine. Yapraklar yere düştü, sarıya kesti yer. Üzüldü, ağlamaya başladı kız. Ama acayip bir çekicilik vardı yaprakların yere düştüğü zamanda. Alamadı kız kendini zamandan. Kayboldu sarı yapraklı, yağmurlu o zamanın içinde. İçinde daha önceden hiç bilmediği duyguların varlığını hissetti. Anlamlandırdı her şeyi.

Kız eylülü bulmuştu. Başıboş gezen eylüle kimlik vermişti kız. Binlerce yıl tanınmasını sağlayacak bir kimlik. Hüznü keşfetmişti kız.

Sonra aradan binlerce yıl gçti. İnsanlar unuttular renkleri, kokuları. Geriye bir tek eylül kalmıştı unutulmadık. Yükledikçe yüklediler eylülün omzuna binlerce anlamı.

kendini yazdıran öykü

“Hani vardır ya, yüzüne baktığınızda gülmek istediğiniz insanlar. Komik olduklarından değil; ifadelerinden. Salakça, şapşalca bir ifade değil ama bahsettiğim. Şapşal bir insana gülmek gibi değil. Daha çok, gördüğünüzde elinizde olmadan tebessüm ediverdiğiniz insanlar. Anladınız mı? Evet işte o benim. Ben öyle biriyim. Gördüğünüz zaman yüzünüzde gülümse bırakan biriyim. Minik bir suratım var. Gören, ellerinin arasına kaybolmasını ister yüzümün. Aa sıcaktır bir de yüzüm, ellerim gibi. Ah ellerim demişken, bir tutsanız, sanırsınız ki, tüm dünya avcunuz içinde. Dünyayı sunar ellerim size. Dokunmayı biliyorum galiba ben. Tenden geçip öze ulaştığımı defalarca hissettim. İnanmadınız mı? Çok güç inanması biliyorum, ama gerçek bu. Öz dediğin böyle kadifeden. Kırmızı bir kadifedendi mesela annemin özü. Defalarca dokundum ben ona. Güldüğünüzü duyuyorum, ama gülmeyin rica ederim.

Lütfen anımsamaya çalışın. hani bazen ürperirsiniz ya, böyle karnınızdan binlerce toplu iğne aynı anda, fizik kurallarını alt üst edercesine bedeninize eş zamanlı yayıldığını…evet aynen böyle oluyor. Dokunduğum zaman biliyorum ki, dokunduğum tende karından yola çıkan binlerce toplu iğne var, deli edici bir hızla yayılıyorlar bedende. Biliyorum öze doğru götürüyorlar beni. Öz’e ulaştığımda pamuklara sarmalanıyorum ben. Pamuklara sarmalıyorum dokunduğumu. Gülüyorsunuz biliyorum; ama ben de size üzülüyorum. Hiç gördünüz mü annenizin kadifesini?

Ah, bir de aklıma gelmişken söyleyeyim. Öyle güzel yürürüm ki ben. Büyükanem öğretmişti. Ne zarif bir kadındı. Çok canları alırcasına yakmış. Yetmezmiş okyanuslar büyükannemin faili olduğu can yanıklarına. Dedem öyle derdi.
Önce parmak uçlarıma basarım. Topuklar yavaşça iner yere. Ses bile çıkarmazlar.
Ayak sesim yok benim. Ama ayak sesi yerine nota bırakıyorum yere, her adımımda. Ardımdan yürüyene ezgi olsun diye yapıyorum bunu. Müzik güzel bir şey çünkü. Bir yerlerde, başka bir zamanda yapılmış bir şarkı, senin tek arkadaşın, mahremin olur çünkü. Mahremlerimi yere bırakırım ben her adımda. İnsanlar belki bir gün besteler, dinler, dinlediklerinde anlar belki beni, benim gibileri diye. O kadar seviyorum ki sizi ah bir bilseniz. Acılarınızı, sevinçlerinizi, umutlarınızı düşündüğümde kalbim yerinden çıkacakmış gibi oluyor. Tanımasam da ölesiye seviyorum sizi, ama asla öldüresiye değil.

Çok aşık oldum ben, gördüğüm, bildiğim herşeye, çok insana. Her bahar aşık olmak, aşka haksızlıktı. Daha sık aşık olunmalıydı. Aşkı tüm duvarlara sürdüm.Ben hiç yorulmadım bunu yaparken. Evlendim ama sadece bir kez.
Evlilik aşkı öldürür dediler, ölen sadece muhabbet kuşlarımız oldu. Ah ne komik. Sadece kuşlarımız öldü, aşk ölür mü hiç? Biter belki ama ölmez. Sadece hissetmezsin bir zaman sonra aşkı; ama bilirim durur bir yerde aşk yada hava boşluğunda başıboş gezer. Gezerken kendini şöyle bir tazeler, yeniler, sonra gelir sizi tekrar bulur. Belki başka bedende gelir, başka surette, başka bir nesnede, uğraşta... Ama gelir. Gerçekten.

Tabi ki çocuğum da oldu. Oğlum var benim. Böyle bulut saçlı bir oğlan. Saçları bembeyaz, yumuşak ve sanki saydam biraz. Tam hayal ettiğim gibi bir erkek çocuk. Dünyanın en güzel erkek çocuğu… Galiba gerçek aşkı onunla tattım.

Nerde mi şimdi? O kadar büyüdü ki benim bulut saçlı oğlum. Büyüdü, kocaman oldu. O kadar kocaman oldu ki, taşıyamadı onun büyüklüğünü bu dünya. Sığamadı bu dünyaya. Sonsuzluk kadarmış meğer ruhu. Sonsuzluğa karıştı. Ama bekliyor beni. Beni beklemesini istediğim tek erkek… Eminim bekliyor. Zaten iyiymiş, son konuşmamızda öyle demişti.
Akmış değil mi makyajım? Önem gösteremiyorum artık kendime eskisi gibi. Yalnızlıktan olsa gerek.

Ah söylemiş miydim, öyle güzeldir ki benim ellerim. Bir tutsanız, sanırsınız ki tüm dünya avuçlarınızda.

Neyse vaktinizi aldım ben. En iyisi gideyim artık. Bakın, iyi bakın notalarıma. Ama rica ederim basmayın üstüne.”

bak ne farkettim bir süre önce. "doğru" yada "gerçek" diye bir şey yok, biliyor muydun? yok böyle kavramlar. çıkar at aklından. zira ne gerçek var, ne de doğru. aslolan o anın, o olayın neresinde durduğun.


üstüne gidiyorum kendimin,
sırf karışabileyim diye içine bir şeylerin.

o kadar uzun yazıyorum ki, o kadar uzun konuşuyorum ki, sadede gelmek herkesten daha kolay benim için. ama ya aradaki detaylar... ayıp onlara. sırf onlara olan saygımdan özeti attım hayatımdan.

onu ilk gören ben olmalıydım. halbuki onu görmek için otuz iki saat gecikmiştim. otuz iki saat öncesine kadar bakkaldan aldığım çikolataları onun yolladığına inandığım, masallarımı dinleyen, beni ne kadar sevdiğini anneme sürekli anlattığından emin olduğum o küçük insanı ilk görme hakkı bana ait olmalıydı.

o kadar da çirkin birşey olacağını hiç tahmin etmemiştim aslında. onun upuzun mavi saçları olmalıydı, boyu o kadar ufak olmamalıydı, her soruma yanıt verebilmeliydi, geldiği yerden öyküler anlatmalıydı, beni güldürebilmeliydi. oysa kafasında saç bile yoktu. mavi saçları da yoktu. gözleri lacivertti tamam; ama beni tatmin etmemişti. üstelik aylar boyu ondan gelen çikolatalardan da eser yoktu odada. yatağının içinde uyuyordu. ne kadar da duyarsızdı. beni fark etmiyordu bile. üzülmüştüm aslında birazcık. sevinmiş gibi yaptım tabi onu görünce. belirtmemeliydim duyduğum hayal kırıklığını. hiç çaktırmadım zaten uzun yıllar.

daha ayını bile doldurmamıştı gittiğimiz marmara adası tatilinde. benden yirmi beş yaş büyük, dünyanın en yakışıklı, en bronz, en kaslı erkeği bana deli gibi aşıktı, bense beş yaşındaydım. o küçük insanınsa daha kafasını tutacak hali bile yoktu, arabasında manasız gözlerle bana bakıyordu. anlatsam anlamıyordu, anlasa inanmıyordu bu aşka. yine kırıyordu beni. biraz büyüdüğünde ettiğimiz kavgalarda küçük elleriyle bana attığı yumruklara hiç karşılık vermemem sırf kırgınlığımdandı. devran elbet döndü. ayaklanmaya başladığında oyuncaklarını istediğim zaman "vermezsen küserim" dediğimde dudaklarını büzerek telaşla bana onları verişlerinde biraz kanım ısındı ona. ama daha geçmesi gereken sınavlar vardı.

okuldan geldiğimde ayaklarımı taşıtıyordum ona. gıkını bile çıkarmadan ayaklarımı taşıyordu. "yoruldum" dediğinde "ama küserim bak" diyordum. ödü patlıyordu ona küserim diye. o yoruluyordu, ben ayaksız rahat rahat oturuyordum. gerçekten ayaksız ama...

bayramlarda elimdeki çok sayıda bozuk parayla karşısına geçip "bak, bendeki paralar ne kadar fazla görüyor musun? şimdi sen elindeki o kağıt parayı bana ver, ben de bunları sana vereyim. bak salladığında ses çıkarıyor bunlar üstelik" diyordum. tereddüt etmeden minnet duyan bakışlarla bana elindeki büyük kağıt parayı uzatıp, bendeki bozuklukarı aldığı zaman zaten onun salak olduğunu biliyordum.

benim tüm manasız önerilerimi sormadan kabul edişi, tanrılığıma daha çok inandırıyordu beni. sorgusuz sualsiz inanan tüm insanlar gibi, o da tanrısına minnet duyuyor, sorgulamıyor, isteneni yapıyordu. sorgusuz sualsiz inanan tüm insanlar gibi o da biraz salaktı, bense tanrıydım, isteklerimse ayet. diyordum ki "hani bu kadar salak olmasa, biraz acırım ona."
benim küçük müridim şimdi kocaman genç kız. parasını biriktirip aldığı, benimse para vermek istemediğim bütün o ıvır zıvır şeyleri hala "ama bak küserim" diyerek elinden alabiliyorum yine. eski bi tanrıyım onun için şu an.

sorup sorgulamayan tanrılar mı, inananları mı bilemiyorum? ama tanrılar da ahmak ve budala olabiliyor demek ki. burunları o kadar yüksekte ki, bir kez bile tenezzül edip kendilerine "neden" diye sormuyorlar. benim küçük tanrılığım "neden" diye sormamla yıkıldı. ben tanrı değildim. çok büyük bir sevginin hedefiydim sadece. aileye sonradan katılmış olmanın verdiği kabullenmişlik değildi onun ki. yada sonradan gelişini telafi etmek değildi yaptığı. sadece çok sevmiş beni.

bense varlığının hissettirdiklerini ifade edemeyecek kadar yoğun yaşayan, yaşlı bir tanrıyım artık. diyemem ki "iyi ki varsın", diyemem ki "seni seviyorum". yetmez ki. yaşlı ve red edilmiş eski bir tanrı, kardeşinin kendini yok sayarcasına çok sevdiği bir ablayım artık. 17 yıldır beni eğlendiren, beni beklemeden çok seven tek canlı, sen, Elif, iyi ki varsın kuzucum.

kıskanıyorum, üzülüyorum bazen, "bunu yapan ben olmalıydım" diye.


küçük bir -malı -meli listesi

*centuria yüz küçük ırmak roman'ı ben yazmış olmalıydım

*wristcutters a love story'i ben çekmeliydim

*o sahnede ben olmalıydım, o şarkıyı ben söylemeliydim


04 Haziran 2008 Çarşamba

görünce ilk işim sormak olacak:

"Tanrım, bu esprileri nerden buluyorsun?"

30 Mayıs 2008 Cuma

aşkınla yana yana kül olsa da ocağım

anne bütün çalışan diğer anneler gibi çalışmak zorundaydı. ama onun çalışan diğer annelerden tek farkı, henüz yaşını bile doldurmamış küçük kızından ayrı kalacak kadar çalışmak zorunda oluşuydu. hoş, büyük kızı da zaten büyük sayılmazdı.
kızların halaları, çalışan annelerinin yanında iyice telef olmasınlar diye, kızları memelekete götürmeye karar verdi. çalışan anne'nin içine sinen bir durum değildi bu ama,ne olacaktı ki canım en fazla üç ay ayrı kalacaklardı, hem onlar yanında kalırsa ziyan olacaklardı. hala ve babaanne onlara çiçek gibi bakar, esirgerlerdi. çalışan anne'nin gözü arkada kalmazdı böylelikle. büyük kız, gittiklerinde henüz beş yaşına girmemişti.
aradan geçen on sekiz yılın sonrasında, geçenlerde bir sahne geldi kızın gözünün önüne. memlekette yazlar çok sıcak geçerdi. kapı, pencere hep ardına kadar açık olurdu. evin balkonu, kızın küçükken babaannesiyle kocaman aşure kazanın başında durup is kokusunu içine çektiğini hatırladığı o büyük bahçeyi görüyordu. babaannenin yeşil bir çamaşır kurutma makinesi vardı. mercedes yeşilinden. halayla balkonda çamaşır asıyordu ufaklık. cırcır böceklerinin sesi kulağında şimdi. televizyon açık. televizyonda hülya koçyiğit'li bir film. şarkı söylüyor hülya "aşkınla yana yana kül olsa da ocağım/ bu gönül sayfasını artık kapatacağım" ufaklık ilk kez duyuyor şarkıyı orda. o kadar seviyor ki, hemen ezberliyor ve sürekli söylüyor.
sayılı ay çabuk geçer. kızlar, çalışan annelerine geri dönüyorlar. birinci yaşına halalarının yanında giren en küçük kız, çalışan anne'sini görür görmez kucağına atlıyor. kızlar da anneleri de ağlamaklılar.

"geçse de gençlik çağım/boş kalsa da kucağım" diye şarkının devamını getiriyor belki de çalışan anne.

ne güzeldir yollarda olmak şimdi

dün, yine okulun arkasındaki parkta oturuyorduk ceren, mehtap ve ben. orasının bu şehirdeki en tuhaf park olduğuna artık eminim. sur içi'nin kendine özgü halleri, sur içi'ndeki hangi semtte giderseniz gidin kendini hissettiriyor sanırım. yaşlısından çocuğuna çok acayip şeylerle karşılaşabiliyor insan.
sınavdan çıkmış yorgun argın bi biçimde parkta çocukların bize ikram(evet ikram ettiler) ettikleri tahta masaya oturduk. tadını hiçbir yerde bulamadığım o albay'ın tostlarının gelmesini beklerken çocuklara takıldı gözüm. ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk. içlerinden yaşça daha büyük olan kız şarkı söylüyor, diğerleri de onu dinliyorlardı. kızın sesi, o yaşı, cinsiyeti belli olmayan yanık, çingene sesine benziyordu. o çatlak, içli çocuk sesi o kadar tanıdık bir şarkı söylemeye başladı ki... iyice kulak kesildim. şarkının ne olduğunu anladığımda ise şaşkınlıktan ölmek üzereydim. zira ben hiç bir yerde "geldiğimizde otlar yemyeşildi ve kuzeydeydi güneş/ kömür deposu boşaldı işte/ mamak'a sonbahar geldi" diyen bir çocuk sesi duymamıştım.

sesini iyice yükselterek "güneş altında tutsaklar" diye nakarata geçtiğinde etrafındaki diğer üç çocuk da ona eşlik etmeye başlamıştı. bense sevinçten nerdeyse havalanmıştım. kendimizi tutamadık mehtapla ve yüzümüzde engelleyemediğimiz kocaman bir gülümseme ile onlara eşlik ediyorduk. parkta çay içip sohbet eden diğer amcalar da gülümsemeleri ile sessiz ama sıcak bize eşlik ettiler. şarkı bittiğinde hepsi gurula gülüyorlardı resmen. beğenilmiş olduklarının verdiği şımarma ile kahkahalar attılar. sordum: "sen nerden biliyorsun bu şarkıyı?" diye. "öğretmenimiz öğretti" dedi kız.

28 Mayıs 2008 Çarşamba

gerekli şeyler

mahrumiyet bazen iyi bir şey.
mahrumiyet de denmez aslında. eksiklik. evet eksiklik, yoksulluk ve yoksunluk... bunlar lazım şeyler.

26 Mayıs 2008 Pazartesi

senin için bir bahçe


Adam'ın O'nunla arasındaki bağı çok sevdim. Kıskanmadım bile hiç! Her geçişinde, fal taşı gibi açtığı gözlerini öpmek istedim. O'na bakarken yaşadığı coşkuya dokunmak istedim hatta. Adam'la deniz kenarında oturduğumuz zaman, tüm yüzen şeylere bakarız. Mesela ben, kocaman tankerlerin sonsuz suda sise doğru giderken ki heybetlerini Miyazaki'nin yaratıklarına benzetir, etkilenirim. O ise ne zaman bir vapur geçse tutulur kalır. Anlatır anlatır... Ama ne zaman ki gördüğümüz O'dur, işte o zaman aşık olduğu kızın kendisine baktığını hisseden bir adam oluverir Adam. Bense ikisini izlerim sadece. Adam'ın heyecanına, O'nunsa Adam'dan haberdar bile olmayışına, yaradılışından gelen asaletine dalar giderim. O keşke senin olsa Adam. Bahçesinde çay içelim O'nun, Paşabahçe Vapuru'nun.

soğuk

donup kalıyor bazen zihnim. hiçbir faaliyet yapamıyor; misal düşünemiyor. halbuki tam da böyle zamanlarda ihtiyacım var düşünebilmeye.

22 Mayıs 2008 Perşembe

bu ne biçim iş?

hiç anlamadım arkadaşım nedir yani? of çok tuhaf, neresinden başlasam ki...
şimdi bak, biz aslında çok kalabalık bir arkadaş grubuyuz ama herkes aynı bokun laciverti afedersin. hani ne zaman "biraz açılalım artık, daha değişik insanlarla tanışalım" fantazyasıyla hareket etsek, bulduklarımızın bizden hiç bir farkı olmuyor. haa, lacivert bok sayısının artmasıyla kalıyoruz ancak. asla değişmiyoruz, asla değişmiyoruz. hep aynı dangalaklıklar. nereye kadar ama?

geçen yaz zeytinli rock festivaline gittik yedi arkadaş. etraf kabına sığamayan, çılgın, taşkın, coşkulu genç kaynıyor. yani teoride yaş ortalamasından mütevellit, içinde bizim de olmamız gereken bir güruhtan bahsediyorum. güruh kelimesini de tamamen gerçek anlamıyla kullandığımı belirtmek isterim. neyse efendim. çadırlarımızı kurduk, yarı çıplandık falan filan. her şey iyi hoş da, içimizdeki teyzeleri ve amcaları çöpe atmayı unutmuşuz oraya giderken. o çılgın gençlik delicesine eğlenirken, konserlerden arta kalan zamanlarda biz sadece oturduk. yani tüm festival gençliğinin gidip takıldığı, eğlenip coştuğu mekanlara gitmektense, emeklilerle beraber aile çay bahçesinde oturup huzur içinde denize baktık, tavla oynadık, kendi kendimize geyik yaptık. ha tek aşırılığımızsa yüksek sesle atılan ve bir anda kesilen kahkahalardı. görev gibi. 'kahkahamızı attıysak artık susabiliriz' gibi bir tavır yani. hele hele tüm gençlerin cıvıldayarak (hay allah, bu da ne demekse?) bira almak için girdiği büyük marketlerde, biz porselen yemek takımlarına baktık, dolaşırken gofret yedik... üşendiğimizden çadırlardan çıkıp konser alanına gitmedik misal. pentagram ayağıma kadar gelmiş bense "eeeeh zikerler, yatıcam lan ben" deyip, popomu dönmüşüm adamlara. nerde ne zaman ne yapması gerektiğini bir türlü kestirememiş, beceriksiz, eğlence anlayışıyla genelde mutlu da olsa arada sırada kendini bile garipseyen insanlarız biz.

bu gün mesela okulun ordaki manasız çay bahçesinde saatlerce oturduktan sonra taksim'e gitmeye karar verdik. yiğit arabayla gelmiş okula, bizi bırakmayı kabul etti. ceren ona benzin ısmarladı (off düşününce her şey tuhaf, benzin ısmarlamak nedir yahu?) dedik ki " e madem altımızda araba var, neden gidip bir deniz havası almayalım?" düştük yola. en son kendimizi yıldız teknik'te bulduk. şenlikleri varmış. bi niyetlendik 'girsek mi acaba?' diye. sonra giriş ücreti fazla geldi, vazgeçtik. kurulan standlarda gözleme yedik, çay içtik döndük.

ee ne yaptık ki biz şimdi. kırk yılın başı araba geçmiş elimize, benzin alacak üç beş kuruş para var. ama sen napıyorsun? yıldız teknik'te çay içip eve geliyorsun. mal mısın?

21 Mayıs 2008 Çarşamba

ayna

aynada suratına dikkatlice bakabilen insanlara hep imrendim. garip gelebilir kulağa ama böyle. yani çok garip, bir anda durduk yere iki tane oluyorsun. bu bana biraz dehşet veriyor. cesaret edemiyorum kendi suretime dikkatlice bakmaya. hangisi daha iyi bir insan acaba? bilebilsem keşke.

90 oldum

gencim öyle mi? köpekler popolarıyla kahkaha atar buna. gencelmeyi çok deniyorum yaşlanmaktan ölesiye korkuyorum, zaten kronolojik olarak fazlasıyla gencim. ama anasını sattığımın ruhu, ha öldu ha ölecek. böceklenmiş, naftalin kokmuş içim. delik deşik olmuş heyecanlarım. baksana neredeyse 'havuçlarım kanıyor' diyeceğim. of tum korkularım bana doğru koşuyorlar. klavyem bozuk. u harfinin noktalısını bile basamıyorum. dönuverdim 15 yaşına iyi mi?

28 Nisan 2008 Pazartesi

çarşamba

bu çarşamba çok çılgın bir gün olacak, hissediyorum.
bir arkadaşın doğum günü. o kadar bir şeyler yapmak istemiyorum ki...
sonra aklıma çarşamba günü dersim olmadığı geldi, sevindim. demek ki okula gitmeyecek ve bir organizasyona katılmak zorunda kalmayacaktım. sonra aklıma başka bir dangalaklığım geldi. bir arkadaşa, "çarşamba içelim" dedim. halbuki onunla da hiç içesim yok. bi anlık galeyan işte. sonra yine sevindim ama "lan" dedim, "çarşamba dersin yok ki, içmeye de canın isterse gidersin, okulda seni göremicek nasılsa" dedim, bi sevindim.

fakaat sonra hatırladım ki, çarşamba günü için aldığımız tiyatro biletleri var. kaçtığım herkesle beraber gidiyoruz üstelik o oyuna.
hiç yoktan yere oyundan önce doğum günü kutlamasına, oyun sonrası da içki masasına katılmak durumundayım. bu da beni üzüyor.

bu gereksiz yazıyı da, sırf şu blog yazma işine ısınmak için yazdım. of çok saçma. kapat sayfayı hemen.