Özcan, çocuğum ağzıma sıçtığını söylemeden geçmek istemiyorum. Kolaya uzanırken yan yan bizi kesmen, eğer sana bakıyorsak koladan elini çekmen, boncuk boncuk gözlerin...
24 Kasım 2009 Salı
03 Kasım 2009 Salı
dejenere gençmişcesine sevmek yada ayak tırnaklarım kaşık olmuş
26 Ekim 2009 Pazartesi
Bir At Dört Nal Sekiz Kahkaha, Döner de Döner Dünya
25 Ekim 2009 Pazar
yarraaaa yedim diye girdiğim kapıdan "çok seviyorum" ulan diye çıktım.
20 Ekim 2009 Salı
hayatımın arka fonunda cocorosie kadar şeker seslilerin söylediği şarkılar çalmayacak. muhtemelen ayda binlerce lira kazanamayacağım. pişirdiğim kurabiyeler akılları baştan almayacak. kurduğum sofralar dillerde dolanmayacak. sevemeyeceğim hiç yemek yapmasını, eminim neredeyse. attığım her adım, bir fotoğraf karesi olamayacak muhtemel. penceresinde sardunyaların olduğu masal gibi bir evim falan olmayacak kuvvetle muhtemel. harika bahçe ve dostların şen kahkahalarıyla edilen sabahlar da görmüyorum.
09 Eylül 2009 Çarşamba
Ha bir de, internet denen şey bana kafayı yedirtebilir. İnternetin haricinde bir milyon şey de bana kafayı yedirtebilir, o ayrı.
Beş yüz yıl oldu bloga bir şey yazmayalı. engin fikirlerimi ve düşüncelerimi kendime saklıyorum. Hayır öyle yapmıyorum. Aklımdan bir şey geçiyorsa "kaç kişinin sikindedir bu" diye bir tartıyorum kafamda. Sonra "hiç kişinin" diyorum. Hayır, sonuçta muhteşem edebi metinler falan yazdığım yok. Günde milyonlarcasını okuduğum yurdumdan enteresan haberler analizi falan da yapmıyorum, siksok şeyler en nihayetinde. Neyse yine sordum kendime aklımdan geçenle ilgili "ben bunu yayınlayacağım da, kaç kişinin yarasına merhem, gözüne ışık olacak?" diye sordum, "hiç kişinin" cevabını aldım. Fakat kendimi durduramadım.
böyle düşünmüş kezban paris'te zaman: 9.9.09 10 lafazan
12 Ağustos 2009 Çarşamba
klinik çalışmalar
Yeni biriyle tanışmak üzerine deney yaptım. Deney ve sonuçları açıklıyorum tamam!
1) Tanımadığın insandan korkma.
2) Tanışmaktan korkma
3) "Emağn beeaa, yeni insan sevmiyorum ben" adlı sevimsiz isteğini asla belli etme.
4) Anlattıklarını dinle.
5) Seni zerre ilgilendirmese bile dinle.
6) Şakalar çok önemli.
7) Şakalara gül
8) Hiç komik olmasalar dahi gül. Gülmüyorsan tebessüm ediver.
9) Anlattığı bir anısının üzerinden zaman geçse de, anıdaki kişilere gönderme yapacak yeni anılar anlat.
10) Tamam anılarından bahsetmek zorunda değilsin, ama onun anılarındaki kişilere göndermede bulunduğun bir takım cümleler kur. Takım cümleler.
11) Söz gelimi çok boş konuşuyor. Sakın boş konuştuğunu ima bile etme.
12) Şakalar önemini hala koruyor. Şakalara kesin gül bak.
13) İkinci karşılaşmada "lan kesin beni hatırlamıyordur. boşver konuşmalarını bölmeyeyim şimdi" adlı esasen mantıklı; fakat yeni insan hususunda hassas noktalarda tereddütlü davranma. Git ve selam ver.
Ben hayatta burdan kaybettim aga. Misal geçen hostelde ayrılan dört müşterinin dördü de Coşkun'a iyi günler diledi ve teşekkür etti. Coşkun tam dört kere aynı karşı dileklerde bulundu. Ben o dördüncü olsam "lan amma siktik adamın kafasını haa... Zaten halihazırda üç iyi dilek ve teşekkür varken, birini de ben etmeyivereyim" derim. İşte tam burda kaybediyorum.
Yada maybe misal. Yanında beşbin saat dikilen elemanın özürlerine sabırla "rica ederim" minvalli kibar yanıtlar veriyorken, ben o beş milyonuncudan sonra " e tamam anladık beaaaa" biçimli haklı çıkışımda bulunurum.
Ben hayatta hep bundan kaybetmişim meğerse lan. O zaman işime dönüyorum.
06 Ağustos 2009 Perşembe
02 Ağustos 2009 Pazar
04 Temmuz 2009 Cumartesi
"insanlık dışı" ne o zaman? nedir insanlık dışı olan? birini öldürmek mi? aklın hafsalanın almayacağı işkenceler yapmak mı? bütün bunlar insanlık dışıysa ve bunları yapanlar insansa, insanlık dışı olan ne?
23 Haziran 2009 Salı
bi gün bi çocuk yaparsam, o çocuğun da babası bir gün yavrumuzun odasına gelip usulca, yumuşak bir sesle "biraz konuşalım mı?" ya da yüksek bir sesle "konuşmamız gerek küçükhanım" derse yada "bu gece cezalısın bayım" falan derse yani adam bir kamer taradağlı ise (hayır yanlış yazmadım) ben o kocanın, o babanın ağzına vururum.
20 Haziran 2009 Cumartesi
oy didem didem nere gidem nidem yada bir sarışın sevdim
08 Haziran 2009 Pazartesi
istanbul istanbul istanbul rutubet rutubet rutubet
28 Mayıs 2009 Perşembe
kenan doğulu'nun bir justin timberlake olmaktan çıkıp, bir michael buble olmaya doğru gidişi, eğer öyle olursa bir kenan doğulu albümünü dinleyecek oluşum, michael buble denen adamın teoride muazzez ersoy'dan farkı olmayışı...
VAYIRLISINA ANTEN OLAYIM
bana yazamasanız da yazdıklarımı okuyabilmeniz beni ziyadesiyle bahtiyar etti dilşad hanım. posta kutumdaki tek mektubun zatınızca gönderilmiş olması ise beni çölde vaha bulmuş bir bedevi edasına büründürdü adeta, kutup ayısı da naçizane selamlarını iletiyor...
içeride televizyonda binbirgece var, o zamanlar şehrazart edebine namusuna düşkün tabi, masal anlatıyor bir tek(diyordum ki öptü herifi), sanırım birazdan anlaşmayı yenileyecekler 150.000 masal ile, önlerindeki müsabakalara bakıp taraftarın desteğini de arkasına alacak, sermayeyi halka mal edecek, (ahmet olsan buraya birşey daha eklerdim...) ve sonsuza dek mutlu saçmalamışlar...
o değil de dilşad bak benim aklıma ne takıldı. yemek yaparken bana ses seda olsun diye (ah şu çağrışımlarımdan arınmam gerek beyin gene nerelere uçtu...) televizyonu açtım, ekranda ekmek teknesi. benim ekmeklerse peksimet olmuş çoktan, amcam poşeti bağlamaz... herneyse, bizim heredot cevdet nuh tufanını anlatıyor kendi uslubunca, kahvehane sakinlerinin her biri far ışığına yakalanmış geyik misali dinliyor. anlatıyor işte her hayvandan birer çift alıyor bizimki, hikaye bildiğin gibi sürüyor. iyi de şimdi bizim nuh nebi gemiye insan cinsinin dişisini almamış mı? bundan hiç bahsedilmiyor. çiğdem'e göre bu gayet yüksek bir olasılık fakat bahsi geçmemesinin nedeni ayetlerde yakışıksız duracak olması... ama böyle bir şey yok bu hikayede. yoksa bu tufan global bir afet değil de ondan mı gerek duymuyor nuh? eğer böyle ise o bölgeye özel hayvanları almış olmalı die düşünür insan. atıyorum galapagos iguanası, comodor ejderhası, kutup ayısı...
ve nuh nebi ademden sonra haliyle, eh o zaman insanlığın soyu böyle bir afetle kuruyup sonra nuh nebiyle yeniden mi üremiş oluyor? bu hısım akraba ilişkilerini zaten çok zor çözmüştüm, hala elti nedir görümce nedir karıştırırım. sonra bunlar gemide denizin ortasında iken acıkıyorlar, bir bakıyorlar ki herşey var, zeytin yok.
eh zeytinsiz kahvaltı olmaz, tam ne yapıcaz diyeceklerken bir bakıyorlar gökyüzünde bir güvercin, ağzında meyvesiyle birlikte koca bir zeytin dalı. aha! nereden çıktı bu güvercin? nuh peygamber kuşları almadı mı yoksa gemiye? e tabi onlar uçabiliyorlar nihayetinde gemiye ihtiyaçları yok diye düşünülürse ve bu afetin global kapsamda olduğu kabul edilirse diğer hayvanlar afet bittiğinde can hıraş üreyelim diye uğraşırken(uğraşmak? neyse...) bu kuşlar mevcut popülasyonlarına artı ortalama kuluçkalık yumurta sayısına sıfır önde olmayacak mı? bu haksız rekabet değil mi?
ben bunları düşünürken kahvedekiler kuşun cinsiyetine takılıyor, bu konu heredot u dut ettiğinden mevzuyu fırıncı nusret babaya açıyorlar. sonra nusret baba diyor ki "erkekti". "neden" diyorlar, "çünkü dişi olsa konuşmadan duramaz ağzındaki dalı düşürürdü" diyor. a-aaaaoouuuv ne yaptın nusret baba! hiç yakıştıramadım, senin gibi müstesna bir kişilik nasıl böyle seksist laflar eder, gençlere kötü örnek olur. kahve halkı onu takdir etse de ben kınıyorum ve dizide her zamanki bu nusret babaya danışma faslının sonunu çalıp başka bir yere yapıştırıyorum. okullar açıkken vatikandan misafirimiz gelse de okullar gene tatil olsa ve ben gene desem "papaaaa ; büyüksüüğğğn!"
bebeğim bu yazıların neyinden keyif alıyorsun bilmiyorum ama sana helal olsun, daha önce beni okuyanlar nevrotik travmalara doyamadılar. ayşegül teyze'nin söylediği oldu galiba, buldum kendim gib bir deli:) oysa ben daha küçüğüm , bu dünyayı anlamıyorum , herkes neden kötü, kanatlarımı kırdılar , o günden beri aşkın gözü kördür, fordu yolda kızı kolda severim yazmak vardı... (son yazdığım da açık sözlü fordculuk oluyor sanırım) gerçi normalitenin öznelliğine girmeyelim şimdi...
"abi bi 216 verir misin?" bunlar yanlışlıkla çıktı ağzımdan geçen gün. 4 gün falan oldu sanırım. sonra semişlerde epey bi içildi o paketten, sonra bugün okulda gayet kendimdeyken istedim bakkaldan "abi 216":) sen gelince içerim winston :D
bu akşam da sizi sizden aldık götürdük , gündemi bir türlü satamadık size getirdik sayın seyirciler. (bak bak bak göndermeye bak!)
yarın (bu niye böyle oldu la:S) yine aynı masanın etrafında buluşuncaya kadar salıncakla kalın (piknikci mehmet)
seni seviyorum sevgili okur
öyle böyle değil
yapcak bişe yok...
kendisinin yazı çizi alemine elinin tersiyle girmesini öneriyor, bunu yaparken de gerçek kağıt kalem kullanmasını tavsiye ediyoruz.
24 Mayıs 2009 Pazar
Gelen bahar aylarıyla gevşeyen gönül yayları, yazla beraber eridiğinden olsa gerek bir takım konular var canımı sıkan, beni üzen. Bunlardan biri blogların güncellenmeyişi. Özellikle de entel teyze'nin yaptığı. Bak entel, her şeyi bırak bi kenara, bana karşı kendini biraz sorumlu hisseder misin? Bunu rica ediyorum. Lütfen yaz!
19 Mayıs 2009 Salı
Yeni Rakı muhteşem bir site hazırlamış. Görsel olarak o kadar güzel ki. Bir de Yeni Seri'yi tanıtmak için muhteşem bir oyun var. Deli gibi güzel. Hem görüntü olarak, hem işitsel olarak. Detaylar muhteşem. Çok eğleniyorsunuz. Ben ki bu işlerden zerre anlamam ve fakat hayran kaldım. Bunu yaptım.
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Gelecek planlarımın semeresini yavaş yavaş almaya başladım. Bunlardan en önemlisi obez olmaktı. Bünyede kimilerinin fazlalık olarak nitelendirip, kilogram olarak ölçtüğü yeni aldığım 10 kilo, benimse hedefe giden yol olarak gördüğüm ve basamak olarak adlandırdığım 10 adet basamak var.
15 Mayıs 2009 Cuma
"şu kızlar çikolatayı neden bu kadar sever, anlamam" isimli arizliğinde bulunan bir adama "şahsen ben lahmacunu tercih ederim" diyen kız, esasında lahmacun seven bir kızdır. fakat candır.
düğün işi içinde olmak ne acayipmiş. (vaay be, sen yayınevi açıcam derken, düğün. hayat ne tuhaf değil mi?)
bir de yaban ellerin düğünleri gerçekten çok hoş.
ve en korktuğum bir milyon şeyden biri de gelinler. şöyle: yıllardır hayalini kurduğun o günde bir prenses, bir bişey olacağını hayal ederken götüme benzeme ihtimali. neden götümü karıştırıyorsam işin içine. göt hoş bi kelime değil. unutun onu. boka benzemek diyelim. evet.
işte çok güzel, en muhteşem olmayı hayal ettiğin o gün esasında boka benziyorsan ve bunun farkında değilsen. aynaya baktığında hayalini kurduğun halinin resmini görüp gerçeklerden uzaklaşırsan? işte bunlar çok korkunç.
bi de şundan korkuyorum. çocuuuuum ya çok çirkin olursa. böyle dangalak, angut bişey olursa ve ben bi anne olarak onu dünyanın en güzel şeyi sanarsam. ya gerçeği göremezsem? töbe rabbım, sen koru. bunlar korkulası şeyler.
14 Mayıs 2009 Perşembe
13 Mayıs 2009 Çarşamba
Genç Romalılar
ben ki, batak masasındaki (ehe ahlak masası) dört adamın "beş amınakoyim, sekiz amınakoyim" adlı oyunlarına "sikmeyin birbirinizi, çok üzülüyorum" diyecek kadar sensitivv bir insanken...
bu gün ceren'le bir sürü siksok şeye para verdik. lanet!
12 Mayıs 2009 Salı
kezban paris'te'nin (çok acayip noktalamalar) akıllara durgunluk verici yükselişi
yakında.
11 Mayıs 2009 Pazartesi

az önce ultra acayip bir film izledim. adı vahşet kasırgası. hatta şöyle anlatayım
10 Mayıs 2009 Pazar
böyle düşünmüş kezban paris'te zaman: 10.5.09 17 lafazan
08 Mayıs 2009 Cuma
bir anımdan bir kuple. kule
bir arkadaşım, yani hatice çakmak, kendisine hatce denmesinden hoşlanan bir arkadaşım tapşapta telefonunu düşürmüş tamam mı? bu arada gugılda adını aratınca bulsun diye yazmak istiyorum, hatice dünyanın en güzel kızlarından biri olabilir. hatta olmuş bile olabilir. ne diyorum
ben bu gün bir şey farkettim galiba. galiba diyorum zira emin olmamak istiyorum.
07 Mayıs 2009 Perşembe
günlük hayatlarında "lanse etmek, polemik" gibi kelimeler kullanarak konuşan insanlar kanımı donduruyor. beni hayretlere gark ediyor.
ve belirtmek isterim, ben de gark etmek kelimesinden sonra elimde olmadan gark diyorum. kanım donmuyor.
ha aklıma gelmişken söyliim. sonra üzülüyor "biz burda insan okusun diye yazıyoruz" falan diyor. okuyucularının kalbini kırıyor.
ama son zamanlarda -küheylan'dan sonra- okuduğum en güzel blog diyebilirim.
tıkla
şimdi soruyorum sana entel: bir kaç kişiyiz? ha hı?
05 Mayıs 2009 Salı
ayrıca kendime not: her sabah toplu taşıma araçlarından boşanan insan topluluğuna bakıp (derin derin) "insanlar böyleyken ne çok böcek gibiler" isimli artizliğinden vazgeç!
dedem cuma gidiyor lan!
son hıçkırık
27 Nisan 2009 Pazartesi
şimdi son derece bişey bişeylerden bahsedicem.
24 Nisan 2009 Cuma
bence istesem sevgilime iki satır romantik yazı yazabilirim
Lan, istiyorum ki uzağa gideyim, seni çok özleyeyim. Sonra koşarak geri geleyim.
23 Nisan 2009 Perşembe
yıldız tilbe kolbastının duayenidir. camia!
ne zaman ki bir 23 nisan oluyor, o zamanları ben geriliyorum.
22 Nisan 2009 Çarşamba
anneme çok üzülüyorum lan.
20 Nisan 2009 Pazartesi
dizilerde veya filmlerde karakterlerden birinin başı belada olduğunda, özellikle trafik kazası geçirdiğinde, evinde ona ait fotoğrafın olduğu çerçeve düşüp, camı kırılıyor ya...
19 Nisan 2009 Pazar
13 Nisan 2009 Pazartesi
doktor levi'nin manyetik dizliği
artık evime ulaşmak için iki saate yakın yol gitmek durumunda olduğum için, bir tane uykusuz satın aldım. umut sarıkaya'yı yine çılgın kahkahalar atarak okurken iç sayfalarda bir yazar adı dikkatimi çekti. yeni gördüğüm bir isim; ama sanki bir yerden acayip tanıyorum o ismi. düşündüm düşündüm düşündüm...
böyle düşünmüş kezban paris'te zaman: 13.4.09 19 lafazan
allaaaam,
12 Nisan 2009 Pazar
düşünce gücüyle gelen bebek
merhaba bebeyim,
05 Nisan 2009 Pazar
01 Nisan 2009 Çarşamba
bazen diyorum ki,
ya peki şu sevgiliyle konuşurken takınılan şımarık kız çocuğu halleri?
29 Mart 2009 Pazar
sınıftaki bıyıklı feminen oğlandan alabilirsin ders notlarını
26 Mart 2009 Perşembe
sevgili "ceren'le ygt sevgili mi?, postacı ceren'le ygt sevgili mi?, ceren'le yiğit sevgili mi?" söz öbeklerini gugılda aratarak bloga gelen ruh hastası okuyucularım,
sizler için açıklıyorum: yiğitle ceren yada ygt'le ceren yada postacı ceren'le ygt sevgili değillerdir.
25 Mart 2009 Çarşamba
içinde yaşadığımız
küpler
küçülürken
en tepeye bir üçgen prizma
ki
yarısı eder
küpün
sulara gömülürken
içinde boğulduğumuz
yarısıdır
gönlümüzün
şey: mhtp'ın şifresi
15 Mart 2009 Pazar
12 Mart 2009 Perşembe
off sinirimin yatışması lazım. üstelik tam da "bu gün varız, yarın yok. ne demeye karın ağrısı çekmek" tadındayken. ama olduramadım. ben de bir faniyim en nihayetinde. sıradan, sinirlenebilen bir fani.
03 Mart 2009 Salı
ve ve ve
sadece iki cin tonik içerek ve üzerinden altı saat(üç saati uyku) geçmesine rağmen şu kafaya sahip oluşuma hayret ediyorum. kimi buna mütevazilik diyor:)
02 Mart 2009 Pazartesi
ayrıca bir şey farkettim. bana öyle gelmiş de olabilir tabi. mümkün. neden olmasın. armies on hold, tıpkı farid farjad şarkıları gibi başlayıp bitiyor. e tabi gelişme kısmı başmbaşka...
jülide özçelik'i çok severek dinliyorum. bir de bu aralar hediye güven'i dinliyorum. ailecek takip ederiz isterseniz. bir de çok komik, elimi neye atsam altından çok acayip insanlar çıkıyor. ne düşüneceğimi hiç bilemiyorum. ama kıskanmak var bolca. merhaba ben türkçe öğrenen güleç yüzlü alman turist kızım.
27 Şubat 2009 Cuma
çocukluk falan demişken aklıma şey geldi.
masada yedi kişi var ve yirmibeş poğaça. ayrıca dünyanın en lezzetli peyniri ve taze çay. saat sabahın beşi. muhteşem bir sohbet.
24 Şubat 2009 Salı
of en sevdiğim şey ne anlatayım bak. bu arada kod adı Fazıla olan yeni arkadaşımla ilgili bişey daha söyleyeyim. yarın okulum var diye elimdeki birayı içirtmedi ve beni zorla uykuya gönderdi. ya ben kadını resmen seviyorum. başımıza bi bela açmasa bari.

eveet ben de ıssız adam'ı izledim ve çağan ırmak'ı böyle bir film çektiği için tebrik ediyorum. dertlerimize derman oldu. sonunda hepimiz oturup ağladık. hayatımız değişti ve ıssız adam film müziklerini hemen indirmediğim için kendime çok kızgınım.
tuhaf haller içindeyim, bana değişik, bana yabancı insalar arasındayım. çok tuhaf. annem bunları bilse oracıkta düşer bayılır, bunları düşünüyorum ve gülüyorum. tedirgin olmuyor değilim; ama sanırım hiçbirinden zerrece zarar almadan geçip bitecek. ilerde torunlarıma anlatacağım bir anım daha olur. eğer dinlemezlerse döverim eşşoğlu eşşekleri.
malum, internette vakit geçirmekten anlamıyorum. severek takip ettiğim bir kaç site var. ama bu gün isyan ettim. yani ben kakam geldiğinde ne yapıcam? leptabımla tuvalete gidemem. dergi desen ateş pahası. ki zaten kaç tane yayın kaldı okuyabileceğim.
18 Şubat 2009 Çarşamba

15 Şubat 2009 Pazar
Taksim'de geçirdiğim vaktin, Taksim'e olan uzaklığıma göre değiştiğini çok önceden fark etmiştim zaten. Misal, evim ne kadar uzaksa Taksim'de o kadar çok vakit geçirir oluyorum. Okuldan çıkılıyor, ev uzak "adaaağğm" diyorsun, "şimdi bu trafikte hiç yola çıkılmaz, en iyisi oyalanayım"
12 Şubat 2009 Perşembe
bizim okulda bu dönem ekonomik kriz yüzünden sekiz tane ders kaldırılmış. bilmiyorum, sadece ben mi böyle düşünüyorum ama bir üniversitede ekonomik kriz yüzünden ders kaldırmaları, dünyanın en acayip olayı olmasa da kafi derecede acayip bir olay gibi geliyor bana. ki bu bir vakıf üniversitesi. eşşek gibi paraların kazanıldığı bir üniversite. eğitimin alınır satılır olduğu bir yeri ekonomik krizin etkilemesi ilk bakışta makul gibi görünebilir. zira nerden baksan bakkalla aynı mantıkta işletiliyor. hatta bakkala veresiye yazdırırsın; ama vakıf üniversitesinin veresiyesi olmaz. başıma geldi ordan biliyorum. hiçbir bokta seni birey olarak muhatap almayan okulun, iki senedin geciktiğinde giriş kartını iptal edebiliyor. hem de final döneminde.
10 Şubat 2009 Salı
guniz var bizim. citlembik. "ayy nineler gibi oldum" diye dolaniyor su an. dizleri, bilekleri agriyormus.
nine deyince aklima geldi, bu aralar lakabim babanne. berkay elemani oyle diyor. hani haksiz da degil.
gecenlerde cok hasta oldum. bi kac hafta kendime gelemedim, belimi dogrultamadim. ne zaman ki doktordan dondugumde her yere ilac torbamla gider oldum, icinde de saglik karnem, ihlayip tislayarak ilac torbami karistirip, saglik karneme baktigimi farkettim; iste o zaman emin oldum: ben bir babanneyim.
08 Şubat 2009 Pazar
en iyi arkadaş arıyorum. onunla herrrrgün dakikalarca ve defalarca telefonda konuşmak istiyorum. sonra sevgili yanımda yokken, geniş omuzlu dar popolu yakışıklı adamlara bakakalıp, yorumlarla çirkinleşelim istiyorum. alışveriş edelim, kuaföre gidelim istiyorum. birbirimize aşkım, bebeyim, çiçeyim diye hitap edelim, zaman zaman beraber uyuyalım istiyorum. feysbukta fotoğraflarımın altına "burda çok güzelsin kuzi, zuzu, böbö, fifi" falan yazsın. benim hiç böyle arkadaşım olmadı. yani nasıl olcaksa bu yaştan sonra? enteresan deneyimler peşindeyim. bence 23 bunun için geç bir yaş olmasa gerek. gerek! görök.
04 Şubat 2009 Çarşamba
of ama bundan bahsetmeden geçemeyeceğim...
off çok tembelim galiba. bahsetmek istediğim; daha doğrusu bahsetsem siz milyonları bulan hayranlarımı çok mesud edecek bir milyon şey geliyor aklıma. hığm... nasılsa aklıma geldiği gibi gidecek ertesi gün.
30 Ocak 2009 Cuma
ben bu gün iki yüz yaşını aşmış bir kemandan gıy gıy sesleri çıkarttım.
29 Ocak 2009 Perşembe
27 Ocak 2009 Salı
bak şu an yine sinirlendim.
19 Ocak 2009 Pazartesi
lüleburgaz'dayım. bir süre bu blogtan uzak kalabilirim. milyonları bulan hayranlarımı durumdan haberdar etmek istedim.
ha unutmadan, bloguma kavuşunca çılgınca eleştireceğim bir insan tipi olacaktır. onları hunharca etiketleyip, çılgınca eleştirip, hani neredeyse ağızlarına sıçacağım.
öylesi bir şey işte. evet hığn...
bu kadar!
12 Ocak 2009 Pazartesi
almanca'da yumurta ay demektir
evet olabilir.
dünyadaki en çirkin bunalım, başarısız olmuş, yaşlı solcu bunalımı olabilir. andropoza girmiş erkek, menapoza girmiş kadından da beter bir bunalım olabilir bu.
ihbin hayati... belli ki içkiyi seviyor ve içtikten sonra kafa sikmeyi ayrıca seviyor. gitar çalan arkadaşa "cimi hendriks çalsana" diyor. almanya'da barışlar'la beraber takılırken hep cimi hendriks çalarlarmış. baktı ki anlamıyoruz; cümledeki barışlar'ın barış manço olduğunun altını çiziyor bir süre sonra. parkası var üzerinde yeşil. zerre türkçe/almanca bilmeyen şili'li bi kıza, kızın canını yakmak suretiyle almanca yumurta demeyi öğretiyor. o süreç biraz sancılı yalnız.
dayen'e sorduruyor, "canını yaksam ne diye bağırırsın?" dayen, "ağuç" diyor. hayati memnuniyetsiz... şili'li "ayy" diyene kadar bin türlü ses çıkartıyor kızdan zorla. almanca yumurta "ay" demekmiş, öğreniyoruz. nedense telefon numaramı istiyor, nedense "ne yapacaksın?" diye sormuyorum, veriyorum. o da bana veriyor numarasını ve mail adresini. "adaaam, ne zararı olacak ihtiyarın, boşver lazım olur belki bir gün" diye düşünüyorum. hayati bir türlü uyumaya gitmiyor. sürekli bize bira ısmarlıyor ve bizle beraber olmaktan dolayı ne kadar mutlu olduğundan bahsedip duruyor.
herkes şikayetçi; ama benim biraz içim acıyor.
hayati sürekli sigarasını söndürür söndürmez, küllük boşaltmaya koşuyor. durduk yere geriyor, geriliyor. neyse ki uyumaya gitmeye karar veriyor, tam kapıdan çıkacakken aniden geri dönüp hakkında ne konuştuğumuzu anlamaya çalışıyor.
hayati ertesi sabahın körü beni arıyor. uykudan uyanmışım. nazik bir konuşma oluyor. "tamam, savdım" derken bi mesaj geliyor. sonra bi mesaj daha. sonra mesajlarına cevap vermeyişime kızan başka bir mesaj daha.
ben öğrencin değilim hayati, bura lise sırası değil demek istiyorum. ama zaten asla demem. hayati aslında iyi biri. yani içinde kötülük yoktu biliyorum hayati...
peki sen biliyor musun, bu güne kadar okuttuğun öğrencilerin yarısı bi şekilde arkadaşım. hayat tuhaf.
08 Ocak 2009 Perşembe
04 Ocak 2009 Pazar
boktan heykel olur mu bilmem; ama bokun heykeli var
aha da burada!
"başarının anahtarı ne bilmiyorum ama, başarıslığın anahtarı herkesi memnun etmeye çalışmaktır" demiş bulunan, bahadır esen'i gözlerinden öpüyorum.
03 Ocak 2009 Cumartesi
bir de farkettim ki, Adam yanımda olmadığında, bir sebepten evine falan gitmesi gerektiğinde ben bok gibi oluyorum. eksik-yarım ikilemesini, ilişkimize olan saygımdan kullanmayacağım ama...
yani yediğimden içtiğimden bişey anlamıyorum. oturduğum koltuk batıyor. çalışmadığı bir sınava girerken, hocanın gelmesini korkuyla bekleyen eleman tedirginliği içindeyim. neden tedirginliğin öylesi? inanın bilmiyorum.
bana öyle geliyor ki, üçüncü sınıfın birinci dönemi oldukça sancılı bitecek. ya da terbiyesiz insanlar daha rahat anlasın diye: siki tuttuk, yarraaa yedik afedersiniz.
01 Ocak 2009 Perşembe
bilgi üniversitesini seven de var, sevmeyen de, beğenen de var beğenmeyen de. çılgınca eleştireni falan da var. zerre fikir beyan etmek niyetinde değilim okulla ilgili; fakat şöyle bir şey var.
29 Aralık 2008 Pazartesi
26 Aralık 2008 Cuma
maybe beni mimlemiş. mevzu: en sevdiğimiz mekanlar. mim nedir ne değildir hiç anlamam. hadi yolu buraya düşenler okusun, hayatları bir anda değişsin.
17 Aralık 2008 Çarşamba
şimdi bir de şöyle bişey var. anlatayım hemen. misal dünyanın en alakasız yerinde, o alakasız yerdeki insanların rakı içesi tutar.
15 Aralık 2008 Pazartesi
24 Kasım 2008 Pazartesi
queen of the night
ayrıca taş ev, içinde de maria callas çalsın.
elimde cif, lavabo ovalayayım ne bileyim.
13 Kasım 2008 Perşembe
ceren yaptıııığğğ. manzaramı yeniledi. içim açıldı. bir de çok sevindim. bir de bu aralar bişey farkettim. mehtap'ı ben çok ihmal ettim. yani mehtap'ı ben ihmal ettim. etmemek istiyorum. bilmiyorum kendisinin çok umrunda olur mu "bir kezban paris'te vardı" diye? galiba olur ya.olur olur. bir de yiğit'i özledim. ersin'in de sevgili yapmasına ramak kaldığı dönemler. buna da biraz bozuluyorum ayrıca.
11 Kasım 2008 Salı
10 Kasım 2008 Pazartesi
ev falan
07 Kasım 2008 Cuma
benim bozcaada'ya gitmem gerek. eğer gitmezsek, senden de ayrılırım, sonraaaa okulu bırakırım, arkadaşlarımı öldürürüm, çok üzülürüm.
yani artık bizim bozcaada'ya gitmemiz gerek anladın mı?
dededeyim hala
ya çok vukuatı var dedemin, anlatmakla bitmez.
ama bu gün bir bomba patlattı.
evde armut var işte, Adam getirmişti. sordu armutların nerden geldiğini, bir arkadaşım getirdi dedim. "ne okuyor bu arkadaşın" dedi, çaktı galiba sevgilim falan olduğunu soruyor böyle. bilgisayar mühendisliğinde okuyor dedim. "ne olacak peki, programcı mı olacak mikrocu mu olacak?" dedi. kaldım böyle. "henüz karar vermedi" dedim.
ne diyorsun ulan auhauhaua. dedesin sen bi dakka. mikrocu bıdı bıdı o ne ya? sonra ekledi "mikro elektronikçilerin işi miydi yoksa" diye. sanırım çip mip yapmaktan bahsediyor. da nasıl yani? öyle dede olmaz. bir de sürekli ders çalışayım istiyorlar. diyemiyorum ki "ben üç senedir ders çalışmıyorum, bizim buralarda durum biraz farklı" falan... "cumaları kendime tatil verdim, ders çalışmıyorum" dedim. ananemle sürekli kavga halindeler. sebep de, sussunlar ki, ders çalışayım.
sen sus, hayır sen sus diye. evdeki manzarayı anlatıyorum:
dedemin elinde bir woody allen kitabı, tekrar çal sam. onu okuyor. sordu casablanca nerdeydi tunus'ta mı? ananem atladı ordan "olur mu fas'ta" diye. tartıştılar. dedim bi dakka, internetten bakalım. fas'taymış işte. ananem kendiyle bi gurur duydu "ilkokul bitirmemiş biriyim, ama biliyorum bak" gibisinden. neyse bi süre sonra dedem tekrar sordu humphrey bogart'ı. ananem bi başladı. önce "yanlış telaffuz ediyorsun, hamfri bogart. işte casablanca da onun filmi. trençkotu vardı filmde. dünyaca ünlü aktör, nasıl tanımazsın?" diye...
ev çok acayip. bir de bunlar olurken, sigara yakabilsem ahh ne güzel olurdu.
bana bir DEDENİN resmini çizebilir misin Abidin?
Dede dediğin nedir?
Yaşlıdır
Sakindir
Şaşkındır
Kendi derdindedir
Yeniliklerden pek haberdar değildir
Kamburdur
Pejmurdedir
bu maddeler, uzar gider. neyse o zaman sıra geldi soruma: yukardaki dedenin tanımıysa, bendeki nedir?
bundan dört beş sene önce. kendimi her boktan sorumlu hissettiğim dönemler. malatya'dayım, dedemlerin yanında. odam var orda. yani kim giderse onun odası. oda takımı almışlar işte o odaya. baya yatağı, çalışma masası, gardrobu falan var. hani bi gencin odada ihtiyacı olan temel mobilyalar... hangi torun giderse, oda onundur diğeri gelene kadar. dedemin bir müzik seti var. eşşek kadar, aygır kadar bi alet böyle. boyum kadar kolonları var. plak çalarından, cd çalarına, kaset çalarına mevcut her şeyi. ben de işte hayatın sırtıma yüklediği(!) tüm sorumluluklarımı almış, odamda oturuyorum sürekli. geldi dedem odama "ben bu evi boşuna mı koca bahçenin ortasına yaptırdım. istediğiniz gibi, istediğiniz seste müzik dinleyin, kimse karışmasın size diye yaptırdım bu evi" dedi. ben de o aralar yaş gereği, havuçlarım kanıyor şebnem ferah falan dinliyorum. bir de pentagram albümü var yanımda "bir" olanı. sürekli bunları dinliyorum. dedem gazı verince dedim bi kökleyeyim sesi, bakalım nolcak. ulan açıyorum sesi, açıyorum sesi, alt kattan hiç uyarı gelmiyor. alt kat dediğim dedemle anneannem. ev dubleks de afedersin. bizim odalar üstte işte. ama kimse iplemiyor müziği. rahatsız değiller zaten. sonra bi baktım dedemin bi klasik müzik arşivi var. bi cd buldum. ulan dedenin klasik müzik arşivi mi olur. içlerinde bi cd, pavarotti, domingo ve kareras'ın. üç tenor böyle.. hooo hooo diye bağırıyorlar. çok zevk aldım o cd'den.
sonra yine o dönemler işte, müzik dinliyorum. geldi takıldı "ne biçim gençsin sen, dans etmeyen genç mi olur?" diye. kalkmış karşımda dans ediyor. benim de allah belamı versin "ölürüm de dans etmem" tadındayım.
ne figürler gördüm aman allah. şimdiki aklım olsa, flamenko yaparız dedemle, balkona uzanmış kayısı dallarına uzanır, dünyanın en güzel meyvesini yeriz beraber. bi mutlu oluruz. bi de sesi çok güzel dedemin. bahçeye indiğimizde keyfi yerindeyse "karadır kaşların/ferman yazdırır" diye bir başlar. gözler dolar falan filan...
06 Kasım 2008 Perşembe
02 Kasım 2008 Pazar
saat 03:03
"o da beni seviyor" saati. aa değil mi ya, küçükken simetrikse rakamlar saatte, öyle derdik.
ananemler geliyor yarın gağba. mutfak temizliyorum. hakan peker çalıyor radyoda. değiştiremiyorum da. hipnoz oldum öyle.
03 Ekim 2008 Cuma
bazen kız olamayışımdan utanırken, bazen kız olmaktan utanıyorum abisi.
he, abisi dedim. bilmiyorum dedim.
otobüs yolculuklarında kitap okumayı severim; ama bayılmam. otobüs yolculuklarında birileriyle konuşmaktan da hiç hoşlanmam.
ama otobüs yolculuklarında müzik dinlemeyi çok seviyorum. yani eğer kulağımda müziğim varsa, zaten kafamda ne kitaplar yazılır, ne filmler çekilir, izlenir.
müzik varsa kitaba veya birine gerek yok. ama en önemlisi, müzik varsa otobüs muavinlerine asıl hiç gerek yok.
bu gün istanbul'a dönüş yolunda, müziğim kulağımda... yanımdaki teyze -hayret- hiç konuşkan...
en güzel şey olan yolda müzik dinleme keyfim, kafamın uydurduğu ultramegasüper senaryolarla, sahnelerle,yer yer kliplerle, diyaloglarla süsleniyor. bence bundan daha güzeli zor. ama işte o muavinler yok mu o muavinler...
misal, babe i'm gonna leave you çalıyor, ben siyah minicik deri eteğim ve siyah deri ceketimle, siyah spor arabamla ve kızıl alev alev yanan uzun saçlarımla otobanda gidiyorum. şarkı hızlanıyor, arabanın hızı artıyor, içimde şeytan bi sevinç, az önce adamı alnının çatından vurmuşum, o kanlar içinde yere uzanmış ve ben gidiyorum son sürat. o sırada bir kolonya şişesi geliyor tam göz hizama. muavinin kara eli. deri mini eteğimle, siyah spor arabadan inen ben, 23 numaralı koltuğun sahibi, rengi akmış kızıl saçları öylesine toplanmış, kot-bot-kazak üçlüsüyle geri dönüyorum gerçek hayata. sırf o namussuz otobüs muavini yüzünden. ilgilenme benle muavin. "hayır" yanıtı alana kadar tepemde dikilmek zorunda mısın? ne hakkın var beni o muhteşem sahneden çekip almaya ve tekrar 23 numaralı koltuğa oturtmaya?
neyse bir süre sonra muavini unutmuş ben, cocorosie dinlerken çok aşık olduğum sevgilime kahvaltı hazırlıyorum. ama o da nesi? köpükten yapılmış bir bardak kulesi yine göz seviyeme sokulmuş, içlerinden birini almam bekleniyor. ulan adam, "bok iç" deyip devam edemez misin işine? tam da çok aşık olduğum sevgilimle birbirimizi sevmeye başlamışken? ama yoook, o köpük kulesinin en tepesinden bir bardağı alana kadar bana yine rahat yüzü yok. çaresiz, otobüs tadında sevimsiz üçübirarada'lardan bir paket elimde, köpük bardağımla kaldığım yerden devam ediyorum müziğimi dinlemeye.
bu sefer fever çalıyor. rita hayworth tadında siyah beyaz sahnemde pıtı pıtı şarkı söylerken elinde termosuyla muavin giriyor içeri. ahuahuha beyler bayanlar ve kara elli muavin. termos görünüyor. sahne bok gibi oluyor. iniyorum haliyle sahnemden geçiyorum 23 numaralı koltuğa, köpük bardağıma sıcak suyun dolmasını ve muavinin gitmesini bekliyorum. üstelik kahve içiyor olmamın tek sebebi kara elli muavin!
eh kahvemi de aldığıma göre, artık muhattap olmamız için hiç bir neden bulamayarak, rahatlamış olarak tekrar kulaklıklarımı takıyorum, quizas quizas quizas çalıyor. ben barcelona sokaklarında dolaşıyorum. ispanyolum zaten, her şey gayet latin ve renkliyken birden göz seviyeme mavi plastik bir poşet geliyor. hayır, o ana kadar tepemde dikilmesini mantıklı olabilecek açıklamalarla kendime kabullendirmiştim. fakat o poşet de ne ki? köpük bardağı içine atmam gerekiyormuş meğer. hayır neden sen almıyorsun ki köpük bardağı? kara elli muavi
inanılmaz eğlenceli olabilecekken o yol, o kara elli muavin yüzünden...
sayın cehennem yolcusu peri hanım,
şimdi demişsiniz ki, " 'bizim evde birşey yok' başlığına tıklıyorum, kalıyorum öyle..."
gibi laflar edilmiş, gördüm.
şimdi o şöyle oluyor:
orda bir şey yok. yani eğer orda bir şey olursa, orda bir şey olmadığını belirtmemin de bir anlamı olmaz. evet çok deli.
deli saçması bir açıklama. fakat yapacak hiiçbir şeyim yok. aslında çok mantıklı bir açıklaması var; ama kafamda toparlamam lazım nedenleri. hı hı!
27 Eylül 2008 Cumartesi
uvvbebeyim
bu gün last fm kullanıcısı olmak için döktüğüm ter...
"dinleyecek bir şeyler bulamıyorum artık. yetmiyooor" çılgınlığı yaşayıp last fm üyeliği almak istedim. kullanıcı adım belliydi: mişka. ama yazdım, kabul etmedi. herhalde bunu kullanan var diye düşündüm. çok yaratıcı değilim, başka şeyler yazdım, onları da kabul etmedi. bir süre sonra, çiş, kaka, bok gibi kelimeler yazıp denedim, onları da kabul etmedi.
ahuahuah tekyoldevrim yazdım denedim, yine kabul etmedi. artık çıldırmak üzereydim ki, son denememi uvvbebeyim'den yana kullandım. o ooo o da nesi? kabul etti. sevindim.
sonra bu gün last fm'den çok daha kullanışlı, görünüm olarak last fm kadar renkli olmasa da, kullanışlılık açısından çok daha net bir site keşfettim. ikisi de bulunsun değil mi ama.
neymiş ki bu? diyenler için gelsin: http://www.grooveshark.com/
üstelik ommadawn komple var.
25 Eylül 2008 Perşembe
"talhaaaa talhaaaa" diye bağırıyor kadın. o kadar zor ki anadili türkçe olan birinin bu arapça ismi telaffuz etmesi.
hayır minik talha, araba altında kalmak üzere olmasa, mesela su bardağındaki suyu masaya döküp her yere yayma afacanlığında olsa, o kadar zor olmaz ismi telaffuz etmek. ama o panik anı...
tallllhaaaa
L'den H'ye geçerken hissedilen bir zorlanma, bariz bir dil hamlesi...
ha gitsem sorsam kadına, desem "teyze manyak mısın? ali var, mehmet var, ömer, mustafa falan var, ne gerek var talha'ya?" desem. "üstelik fonetik olarak da çok kötü, söylemesi zor. neden bu adı koydun?" desem, "anlamı ne ki bunun" desem...
o kadar eminim ki, yüzüme bakıp "talha, kuran'da geçiyor" diyeceğine. aauahua peki teyze desem sonra...
benim bi kuzenim var. gerzek! hı hı gerzek evet. kızı olmuş bunun. adını ravza koymuş.
ravza ne ya? cennette bilmem neymiş anlamı.
çok afili... cennette bilmem nere, cennetin bilmem nesi...
hayır anlamı "cennette sike sürülen merhem" gibi bir kelime olsa, eminim bunu da çocuklarına koyarlar.
çocuğunuzun adını su koyun, naz koyun, duru koyun. hatta adı bulutmelodirenk birincitanesi olsun. yeter ki telaffuzu kolay olsun. zira her türlü anlamsız.
20 Eylül 2008 Cumartesi
her daim, sonsuza kadar beraber takılacakmış gibi
davranıp en ufak haklı serzenişte yokmuşsun gibi davranan insanlar gerçekten varmış.
kızıyorum.
(dediği gibi) kraker gibi kırılmıyorum, hayvan gibi
kızıyorum.
18 Eylül 2008 Perşembe
arkadaşlarım İLE eğleniyorum

16 Eylül 2008 Salı
kangal sucuk babaanne derya baykal
babaannem bizde bir süredir. öyle çok alışılmadık bir durumu yok bizim babaannenin, her babaanne kadar sıradan ve tuhaf aslında. yani her babaanne tuhaf, anneanne de öyle, dede de. tuhaflar yani. "benim ki o kadar acayip ve komik ki adeta şebek "gibi bir durum yok. hepsi tuhaf ve komik. yaş meselesi, kuşak farkı meselesi. doğal tuhaf (ahuahuha tabirimi yerim), doğal komik, doğal huysuz hepsi işte.
neyse ben de her torun gibi babaannesiyle eğleniyorum. kendisi kör ve sağır takılmayı tercih ediyor. üzerine varmıyoruz, biliyoruz nasılsa işine geldiğinde mevlam gözünü de açıyor, kulağını da. hareket edemeyecek kadar kuvvetsiz ve kör olduğu için, dizinin adını okumaya televizyonun önünde duruşu ve ordan gerişi saatler sürse de, kendisine telefon gelince upuzuun koridoru nasıl da üç adımda uçtuğunu bildiğimiz için bacakları yokmuş gibi takılmasına da ses etmiyoruz. her şeye varım da, derya baykal konusunda anlaşamıyoruz.
evde sıkıntıdan televizyon izleyip beynimi bir süreliğine askıya aldığım o vakitlerden birinde, derya baykal seyrediyordum. geldi babannem televizyonun önüne. üç yüz saat baktı. bana döndü. çok önemli birşey söyleyecekmiş gibi gözlerini kıstı "çok gayretli bu kadın" dedi.
gayretli ahuahua... övüyor işte derya baykal'ı "bu kadın" diyor, sanki kendisi yazdı o karakteri, yaşar kemal betimlemeleri yapıyor. "bu kadın hiç durmaz yerinde, hiç yavaş göremezsin onu, hep koşturur, ağır kanlı değil, çok da marifetli, neler yapıyor" diyor.
"iyi de babaanne o kadın deli ki" diyorum. beğenmiyor beni, arkasını dönüyor "deli olsa bunları yapar mı?" diyor kısık sesle. "deliyle veli olmak arasındaki ince sınıra ne diyorsun?" diyorum. "çok gayretli bu kadın" diyor.
çok seviyorum arkadaşlar derya baykal'ı. istedim ki yazımı, onun güzel bir fotoğrafı ile süsleyeyim, yazdım adını gugıla, görselde aratayım dedim. beş yüz fotoğrafa baktıysam, bunlardan dörtyüz doksanbeşi örgü fotoğrafı. derya baykal artık bir kişilik olmaktan çıkmış, bir eylem haline dönüşmüş belli.
deli dedim kızdı babaannem. ne yani, bir programında ütü yapmayı öğretiyor ev hanımlarına. ahuahua baştan saçma daha. napıyorsun ablacım sen? böyle yarım yamalak ütü yapıyor "şimdi vaktimiz kısa, aslınd açok güzel ütü yaparım" falan diyor. işte ben de onu soruyorum sana "naapıyorsun?"
neyse ya annem derya baykal olsaydı. annem iyi ya. küçükken de babamla kavga ettiğimde, onun dünyadaki en saçma insanı olduğunu düşündüğümde hep kendime "ya babam saadettin teksoy olsaydı? ya mustafa topaloğlu olsaydı" diye düşünüp babamın kıymetini anlardım. hayır yani o kadar fantastik olmaya gerek yok.
babaannem komik işte evet. kendisi farkında değil henüz. ama bunu ben söylemek istemiyorum. evdeyken, yani babaocağında iken, sıkıntıdan tişört kemirme safhasına geldiğimde, iyice delirip ayna karşısında acayip figürlerle müziksiz dans gösterilerimde bana el çırparak tempo tutuyor. hani daha ne yapsın.
uyy anılar. o değil de yine geçenlerde acıktım, kendime sucuk kızarttım. evi sardı tüm koku. babannem de sekiz milyon ilaç kullandığı için yemeklerini belirli saatlerde yer. yemeğini yiyeli henüz iki saat olmamış. acıkması mimkin değil. geldi odama "sucuk kokusu mu bu" dedi. "evet babaanne ben yedim" dedim. kapının eşiğinde durdu, bense spider solitare oynuyorum ehe, kafadan bir saat boyunca kendi kendine sağlığı ve nefsi arasında hesaplaştı. en sonunda kendisine dokunacağına ve yemeyeceğine karar verdi. saygı duydum kararına. kahve yapmaya mutfağa gittim, peşimden geldi. yine kapı eşiğinde durdu. buyurgan bir sesle "ben acıktım, sucuk varsa kızart." dedi. ahahah şizofreni nöbeti bu kesin. noooluyor? sucuk varsa kızart!!
ayh, of böyle cem yılmaz neşesi tadında olsun bu yazı da. napalım.
15 Eylül 2008 Pazartesi
pup pu bim bom bom bim
fulya bana bi kere yukardaki anlamsız söz öbeğini yazdıydı. bi şarkı... hatırlayamamış ne olduğunu, bana soruyor. "bir şarkı vardı pup pu bim bom bom bim diye, neydi ki o?" diyor, diyorum ki "aa şey o, put the blame on mame boy. vardı ya gilda'da rita hayworth söylüyordu." diyorum. sonra videosunu buluyorum yutuptan. ikna edeyim kabilinden. bir süre çok normalmiş gibi davranıyoruz. sonra "oha, sana şarkıyı yazıyorum bip bop diye ve sen biliyorsun" gibi bir şaşırma içine giriyor fulya. hak veriyorum haliyle.
o geldi aklıma. hepsi de çağatay yüzünden. hani nereye kadar bir insan "güncelle şu blogu lan" gibi kaba tavırla tehdit edilir ki? tamam belki bir tehdit yok cümlede görünen. ama biliyorum tehdit an meselesi. hayır yapmadığı şey değil. pis biri zira.
26 Ağustos 2008 Salı
buddha duracam!
istanbulda'ydım bir iki gün önce. tek ayak üzerinde uydurduğum binlerce bahanelerim var gidebilmek için.
iett'deyken cama kafamı dayayıp, başım hoplaya hoplaya yolculuk ederken fark ettim, iett otobüsleri camlarının markası "DURA CAM"
iett'yi buddha'nın aldığını öğrendiğim (ispatlanan) o gerçekten sonra, belki de buddha'yla alakalı o espri anlayışını çok sevdim. öptüm camları hep. "duracam" dedim.
22 Ağustos 2008 Cuma
mehtap'a sevgiler (zorba)
bu kız benim zihnimi mi okuyor allasen? tutmuş aleksi zorba'dan bahsetmiş. tam da aklım fikrim zorba ile doluyken...
hem de ayraçla ayırdığım sayfadaki paragrafı alıntılamış. yok yok karışmış bu kız kesinlikle.
aleksi zorba, olmak istediğim tek kişi belki de. ilkel, ham. o yüzden çok sahici. yakan bir gerçekçiliği var, imrenilen bir ilkellik. o kadar ham ki, aslında çoktan yanmış pişmiş.
zorba, bu güne kadar karşılaştığım en muazzam karakter.
15 Ağustos 2008 Cuma
sıkıcı olmakla suçlanmışım. yok yeaa...
alışkın olmadığım bir hayat temposu içindeyim. bilgisyar ve internet bağlantısını bir arada bulabildiğim o ender zamanlarda, ense kökümde biten bir baba sahibiyim. ismini şu an vermek istemediğim bir arkadaşımın mailini okurken, arkadaşın yazdığı "şefkat eksikti, kelimemiz şefkat" gibi bir cümle karşılığında "eşşoğlueşşek sana şefkat göstermedim mi?" diye bana çıkışan bir babadan söz ediyorum. bilgisayarın başına oturduğumda arkadaşlara mail yazmak üzere (yada poker oynamak), kesinlikle iki dakika huzur vermeyen bir babadan bahsediyorum. fıtır fıtır ya sürekli konuşup kafamı karıştırıyor, yada yazdıklarımı, okuduklarımı tepemin üzerinden okuyarak yorum yapmak suretiyle siber alem vaktimi sabote ediyor. durum bu.
17 Temmuz 2008 Perşembe
ceren'e
şimdi memik bizde. ben de istanbul'dayım. emrak'larda. senin mailini okudum işte. mehmete gönderdiğin. sonra heyecanla kendi maillerime baktım. a o, o da ne? benim hala mcsohappy alıcısından/vericisinden bir mailim yok. tabi ki "yine bana hüsran, bana yine hasret var" verici demişken, dün gece film izledikten sonra, laf bi şekilde bilgisayardaki hiçbir verinin aslında kaybolmayışına geldi.(ona da neden geldiyse laf artık) neyse ben de gayet mantıklı bir cümle kurdum aslında. dedim ki "vuuu ne tehlikeli, ya bir seri katilsen ve ya kurbanlarının verilerini saklıyorsan..." mehmet'le emrak, çok güldüler. of şimdi anlatıldığında pek de komik değilmiş, ama sizi temin ederim ki gerçekten çok komikti. ne bilim mesela mehmet bi seri katil olsa, excel'de bi dosya açsa, yazdığı formüllerle, sıradaki kurbanının kim olacağını pat diye excel belirliyor olsa... hayat bayram olsa. ıhh tamma hiç eğlenceli olmadı. işte orda da canım çok yiğit çekti. o da olsaydı da geyik süregitseydi diye...
neyse aslında sen her ne kadar bilmesen de son üç gündür rüyalarımızı, sohbetlerimizi falan sürekli etkiliyorsunuz. bu durum benim canımı sıkıyor. zira ne çok özlediğimi farkediyorum o anlarda. şimdi öncelikle şunu söyleyeyim. neden size yazmak istediğim mailler bloga yazıyorum?zira yolladığım mailler gelmiyormuş. bu sefer de bunu deneyeyim dedim.
ceren, yiğit ve ersin'e. ama özellikle yiğit'e
geçenlerde gugıl'da görsellerde "kaka yaparken bişeyler okumak" cümlesini aratırken -ki bunu yapmamın aslında çok mantıklı bir açıklaması var- bir yazıya dikkat kesildim. elemanın biri nasıl zengin olduklarını (çok basit bi fikirle aslında) anlatıyordu. resimleri falan da var böyle. tipleri de görseniz ha... yani şekilcilik değil bu. (hahah resmen şekilcilik aslında ne var?) yani o acayip saçlı kafalardan o minicik fikir nasıl çıkmış da zengin olmuşlar ulan? (fikir ve firma adı verememenin sıkıntısını yaşıyorum öf)
işte o yüzdendir ki yiğit, acilen yurda dönmeli ve fikir üretmelisin, fikir üretmeme ilham olmalısın. çok zengin olmalıyız. hali hazırda iki projemiz vardı aslında. neyse işte.
ceren ve yiğit, geçenlerde gördüğüm garip bir rüya vardı, içinde siz de vardınız. görürken çok eğlendim ama şimdi hatırlamıyorum. ama çok neşeli bir rüyaydı. emrak da ceren'i kafasında yuvarlak bir postla görmüş. ama aslında o bir post değilmiş. emrak soruyormuş ceren'e "kafandaki ne" falan diyormuş, ceren'de "bu benim rakunum, ay ne tatlı dimi, sevicem onu sevicem" falan diyormuş.
ııı diyecek başka şeylerim de var aslında. ama ı-ıh söylemicem şimdilik. bana mail yazın adiler.
ersin'e diyecek hiçbir lafım yok. kim bilir hangi bulgar kızın hangi amerikalı kızın memelerine bakıyordur o!
15 Temmuz 2008 Salı
naber?
ohh mis gibi, tekrar blogumun yeni gönderi bıdısına harfler diziyor olmanın verdiği huzuru yaşıyorum. baba ocağındayım iki haftadır. tuhaf yer baba ocağı denen yerler. genel özellikleri de bir sebepten internetin olmayışı sanırım. kaç baba ocağı modeli gördüysem, onundan dokuzunda internet yoktur misal. eğer ona sahip 1 baba ocağı varsa, sebebi bezmiş, yılmış genç kişinin telekom'a gitmesidir. baba evi denen yer ayrıca akşam arkadaşlarınızla buluşmak üzere sekiz gibi evden çıkmaya kalktığınızda "gecenin köründe nereye böyle? bu saatte ne buluşması" tepkisiyle de karşılaşılan yer oluyor aynı zamanda.
aslında bizim ev, en az her ev kadar eğlenceli, absürd saçma sapan bir ev işte. ki özellikle babamla yaşanan maceraların haddi hesabı olmamakta. bi de şeyi özlemişim, klozetin hemen yanıbaşında duran çamaşır makinesinin üzerindeki her zevke, her kesime hitap eden küçük kütüphaneyi... her zevk her beğeni diyorum zira gerçekten öyle. bir kaç farklı gazetelerin ekonomi sayfaları(babam), tuna kiremitçi, ahmet altan kitapları(kardeşim), hüseyin rahmi'den namuslu kokotlar isimli pek manidar bir kitap(türk edebiyatı tutkunu annem ehe), woody allen ve edgar allen poe eserleri(ki bu benim)...
tuvalet ve edebiyat demişken... of bazen "a tipi likit fon mu, b tipi slip don mu?" tadında tuvalete koşturduğumda, o panik anında okuncak hiç bir şey bulamıyorsam, alıyorum elime şampuan, çamaşır suyu kutusu falan... sor bana mesela domestos'un muhteviyatını, anlatıvereyim hemen. yada o sıkışma anı, eğer gerçekten çok çok sıkışık bir ana denk gelmişse, elimde ne bir kitap, ne bir deterjan kutusu, hiçbir şey yoksa, hemen dikerim gözümü lavaboya yada küvete, uzaktaki kutuların üzerindeki yazıları okumaya çalışırım. of evet ne var? yaparım bunu işte. kezban tuvalette oldu bu yazı da. aslında ben bu yazıya başlarken maksadım rahmi koç'a bir hayat dersi vermek, utançtan başını öne eğdirmek ve çıkıp bizlerden özür dilemesini sağlamaktı. biliyorum çok etkili bir yazı yazacaktım aslında. ama yapamadım. üzgünüm ama düşününce kaka sohbeti daha tatlı geldi bana. öyle değil midir zaten? inkar da etseler, kendilerine itiraf edemeseler de hemen her zaman, konu dönüp dolaşır çiş kaka sohbetine dayanmaz mı? dayanır ulan! rahmi koç sohbeti bile buna geldi dayandı. halbuki tek suçlusu, sayın koç'a kızmama neden olan yerin bizim tuvaletin oluşudur. of başka bir yazıda kızacağız artık rahmi koç efendi'ye, napalım.
02 Temmuz 2008 Çarşamba
27 Haziran 2008 Cuma
nerdeyse veda yazısı oldu
salonda bir dünya koli var. taşınıyorum. sadece ev değil, şehir de değiştiriyorum. vermem gereken bir dünya kararlarımı da koydum kolilere... evime gidince çıkartıcam artık sorularımı, sardığım gazete kağıtlarından.
neyse asıl anlatmak istediğim bi mevzu da olmadığına göre, gelişine sallayabilirim. mesela ben ceren'in "bu kısır olmadı, bozup baştan yapıcam" deyişini, fulya'nın dalga geçişine cevaben merve'nin "evet fulya, kakamı yaptım ama istediğim gibi olmadı" deyişini, lütfü'nün "bravo gerizekalı" biçimli otomatik cevabını, "saçlarım güzel olmuş mu?" sorusuna "evet" yanıtını alan vahide'nin akabinde "neden ki?" diye soruşunu, muratın, Adamla olan ilişkimi "kuyruk salla dişi" eseriyle başlatışını ve "sev şu çocuğu" eserleriyle yönlendirişini, mehmet'in sayamayacağım kadar fazla olan vukuatlarını, yiğit'in ömrümde bir kere bile giyemediğim topuklu ayakkabımı giyerek, dengesini zerre kadar yitirmeyişini ve utançtan yüzümü yere eğdirişini, kız kardeşimin bana misafir olduğunu öğrenen ersin'in eve ani baskınını ve girer girmez kendine bir kadeh şarap alarak, kardeşimin karşısına oturuşunu, akabinde kardeşime, asılan adam sesi takınarak sorduğu "bu sene dersaneye gidecek misin?" sorusunu, bunun üzerine mutfak tezgahının arkasına saklanarak attığım hayvani kahkahaları, vakti zamanında yeniçeri bıyıklarıyla nam salmış akif'in "general house" isimli hostel projesiyle neredeyse Hindistan yollarına düşüşümüzü, beyninin sayısal kısmı çılgınca çalışan, ama duygusal zekadan noksan olan irem'in, soruları beyninden bir kere bile süzmeden lank diye ortaya atışını (misal, "bu insanlar seni niye seviyor?" diye sormuşluğu vardır bana.), çok fazla vakit geçirme fırsatı kimi zaman bulamasak da, aramızda farklı bir bağ olduğunu her zaman hissettiğim, yaptıklarıyla kendisini deli gibi takdir ettiğim mehtap'ın, ceren'le yiğit'e surat yapışını, "yavrucum" diye boynuma atlamasını ve bana atkı örüşünü, fulya'nın ne zaman bize gelse peşinden bir milyon insanı sürükleyişini, karşılıklı saçmalamalarımızı...
of veda yazısı gibi oldu. ama silemicem. napalım bu da böyle olsun. almanya'daki akrabalarım için gelsin. ne bileyim. kadı kızı kusuru olsun. öyle bişeyler.
22 Haziran 2008 Pazar
böyle bi garip hissediyorum uzun zamandır.
şey gibi, kenar bi mahallenin "kardeşler düğün salonu" adlı bi düğün salonunda, kadınların saçları ayrı birer yaşam formu, arşa yükselir belki başları, abartılı kıyafetler, bi tuhaf makyaj...
kart sesli bir kadın "güz gülleri" söylüyor, yeni mutlu çift için. ya sevmeyi bilmemişler yıllarca, ya sevince geç kalmışlar. alt metin "allah kahretsin bu adamı/allah kahretsin bu kadını." olsa gerek. bayat kurupastalar konmuş masalara. damat kafadan ayağa kadar para dolu. gelininse bilekten boynuna kadar bilezikler mevcut. az evvel güz gülleri söyleyen kadın şarkısını bitirmek üzereyken, ortalıklarda saçma saçma dolanan çocuklara nefretle bakıyor. gelinlikli kızlar, papyonlu oğlanlar var.
işte şarkıcı mikrofonu eline alıyor ve "lütfen çocukları pistten alın" diyor. o sırada pistin tam ortasında hiçbişeyi sallamayan bi kız var. iğrenç bi gelinlik üzerinde. böyle bi parmağı ağzında. sabit ve boş gözlerle şarkıcıya bakıyor, yanından koşarak geçen oğlanlar ona çarpıyor ama kız hiç istifini bozmuyor.
hah işte o kız benim. ben bu aralar böyle hissediyorum, sonra gülüyorum.
21 Haziran 2008 Cumartesi

20 Haziran 2008 Cuma
hala asıl anlatmak istediğime gelemedim, ama bi yere nefretimi sunmak zorundaydım.
hey dostum lanet olsun sesini tanımadığım çakmaktaşlar izlemeye.
hele hele jetgiller'le taş devri'ni kaynaştıran çizgifilmciler, sizin derdiniz ne biliyor musunuz? kafanızın, o koca poponuzdan büyük olması. ov yov
of bakamıyorum televizyona. edepleriyle yayınlasınlar çizgifilmleri yayınlayacaklarsa.
dünyanın en lezzetli böreğini yapan, burnumuzun dibindeki güzel amca ve cocorosie
of çok çılgın bir gün yaşıyorum. 1 gün de değil. bilmiyorum saatler, günler birbirine girdi çok.
dün kaçta uyandık bilmiyorum. odur budur ayaktayız işte Adam'la.
günün özetini ceren'e özet geçtim ilk iş. sanırım ona yazdıklarıma çok benzer bir şey olacak yazdıklarım. onlar voys of amerika'ysa, ben de voys of samatya'yım bu gün.
sabah beş suları Adam "giyin" dedi. "alla halla ulan giyiniğim işte mis gibi" dedim, bir şey demedi. niyetini anladım, gün yeni aydınlanıyordu ve çıkıp biraz dolaşacaktık. üzerimde paçavra bir tişört, altımda da dünyanın en çirkin ve manasız eşofman altıyla çıktım öylece dışarı. Adam'sa gayet donanımlıydı. pantolonunu bile giymiş, fotoğraf makinesini almış. tahminim, bir kocamustafapaşa turu atmak, sonrasında da bir fırından ekmek alıp eve dönmekti. fakat yürüdüğümüz onca yol sonunda kendimi samatya'da bulunca aydım. ilk kez görüyorum orayı. of eşeğim ben. daracık sokaklar... bayılıyorum. bir sürü fotoğraf çekemedik zira film bitti. analog makinenin de en kötü tarafı bu sanırım. en çok da şeye güldüm. hani ikinci bahar diye bir dizi vardı ya, şener şen'in kebapçısı vardı. of adını hala hatırlamıyorum oranın. o yüzden isminin "gaziantep'in sesi" olmasına karar verdim. işte o dükkanı görünce çok güldüm. zira büyük nefrete yakın hisler içinde olduğum o dizinin hala etkisi orda sürüyor. çok komik, adamlar hala Ali Haydar'la Hanım'ın yeri tadında koca bir afiş asmışlar dükkanın üzerine. sahile indik sonra. sabahın altısı olmasına rağmen, samatya sahili amca ve teyzelerle doluydu. of ama yerim ben o amcalarla teyzeleri. hele teyzeleri... kafalarına şöyle bir doladıkları yazmaları ve şalvarımsı pantalonlarıyla aletli cimnastik yapan teyzelerin hastası oldum. çok şirinler. ve o sahil çok kalabalık oluyormuş o saatte bile. sonra işte ben üşüyünce eve dönmeye karar verdik. yanlış bir yola girdiğimizi farkettik. ama ben dötüme eş yön duyguma güvendiğim için ve daha doğrusu hayvan gibi üşendiğim için dedim ki "bence geri dönmeyelim, illa ki doğru yola çıkarız bi şekilde" ve fakat halt etmişim. kaybolmadık mı sana? kaybolduk tabi... yürü yürü yürü... bir börekçi çarptı gözüme. tam da ihtiyacım olan şey, börek ve çay... mis gibi börek. nasıl lezzetli nasıl lezzetli... hele o amca nasıl güzel bi amca, nasıl güleryüzlü... ordan çıktıktan sonra bir süre daha yürüdük. nereye çıkarız diye merak halindeyken, beş on adıma kalmadı tanıdık bi sokakta olduğumuzu hatta daha da abartarak aslında evin orda olduğumuzu anladım. şaşırdım, mal mıyız? diye sordum kendime. sevindim. sonra girdik bulaşık yıkadık. bi de çaktık üzerine cocorosie butterscotch. bulun da dinleyin. yormayın beni arkadaşlar. çok güzel bi şarkı bea.
off ben ne anlatacaktım, ne anlatıyorum. işte böyle. şimdi anlatıcam asıl eğlendiğim şeyi, bekle.
18 Haziran 2008 Çarşamba
"küçük yer insanı" diye bir tanım geliştirdim
küçük yer insanı gerçekten bir başka mirim. yani büyük şehir insanına hiç benzemiyorlar. böyle daha saf ve temizler sanki diyeceğim de, demiyorum. vazgeçtim.
bir başkalar ama. arkadaşlıkları başka, hayata bakışları başka, durdukları yer başka. eğlenmeleri bile başka yahu. hele de "küçük yer insanı" adlı hamurun üzerine bir şey inşa edebilmişlerse...
"küçük yer insanı" da güzel yafta ha. insan etiketledim, farkındayım ama yapcak bir şey yok.
Adam mesela "küçük yer insanı", arkadaşları keza... bu gün semih'in doğum günüydü. bir mekanda dört masa işgal edecek kadar çok sayıda insan ordaydı. semih için gelmişler. sevgilerini ifade ediş şekilleri, en azıyla beş altı yıllık mazileri oluşu, paylaştıkları, birbirlerine düşkünlükleri...
neredeyse duygulandım. onlarla beraberken "gerçekten huzurluyum" diyebiliyorum.
onların yanındayken sorgulanmıyorsun, bildiklerinle ilgili sinsi, kötü niyetli, sinir bozucu, aba altından gösterilen testlere tabi tutulmuyorsun, onlarla beraberken ait olman gereken bir sınıf yok. popülist kaygıları yok, alternatif olma, marjinal, uç olma dertleri yok. "çok arıza ve bir o kadar derinim abi" artizlikleri yok. içlerinden geldiğinde, koca koca herifler birbirlerine sarılıyor yahu. "serin dururum, bozulmam" gibi bir hadiseleri yok. senin ne olduğunla hiç ilgilenmiyorlar. senle alakadar onlar. oha gerçekten çok övdüm şimdi onları.
ha bir de semih ve umut, sizi çok seviyorum(allahım itiraf ediyorum)
güzeller yani, en on numara insanlar bunlar.
16 Haziran 2008 Pazartesi
aaamet'e dumansız hava sahası
aynı ahmet (ahah televole dış ses) msn başında sohbet ederken benim sigarama karışıyor kendisini zehirlediğim iddiasıyla.
şu an şu satırları yazıyorum ya, elimi nasıl bir taşın altına sokuyorum ne siz sorun ne ben söyleyeyim. yaşanacak olası ateşli tartışmaları düşünebiliyorum. korkmuyorum senden ahmet!!! işte tam burda "ahmet'in hoşgörüsüne sığınıyorum" şeklinde bir çevirmeye baş vuruyorum.
neyse tamam hakkaten ahmet iyi bir adam, fakat işte gel gör ki nasıl ikna edeceğim onu şu sigara yasağının saçmalığı konusunda? hiçbir fikrim yok. olaya düz mantık yaklaşıyorum.
sevgili ahmet, konuyu o kadar da fazla dolandırma niyetinde değilim. önce şunu söyleyeyim, şu dumansız hava sahası projesinin samimiyetine zerrece inanmıyorum. tıpkı diğer ahmet isimli arkadaşımla (ahmet'im biçim biçim görülüyor ki) isyan ettiğimiz gibi, ne zaman ki, çevreye daha az zararlı yakıt tüketimi zorunlu kılınır, hayvanca zamlar yapmayıp kullanıcıları teşvik ederler, ne zaman ki büyük sanayi bölgelerinde bacalardaki filtreler gece belli bir saatten sonra kapatılmaz, denetleyici merciler tarafından sıkı gözetime alınır, uymayanlara yaptırım uygulanır, ne zaman ki kyoto gibi bir protokolü imzalamak gündemdeyken güzel ülkemde "bu imza, türkiye'nin enerji politikasını yıkar" başlıklı endişeler yaşanmaz, ne zaman ki elimiz yüreğimizde termik santrallerin kurulması planlanan yerler için içimiz acımaz, ne zaman ki dışarı çıktığında soluduğun hava gerçekten temiz olur... hah işte o zaman bu cahilce düzenlenmiş sigara yasağının samimiyetine inanırım.
nedir yani, duraklarda sigara içilmezmiş, kapalı alanmış. hahahah yok ya, ben durağın hemen yanında duruyorum, sigaramı içip, dumanını durağın içine üflüyorum? sen öyle bir manyaksan sayın yasak koyucu, ben de böyle bir manyağım o zaman. hadi bakalım. böyle saçmalık mı olur? vapur ne kadar kapalı bir alandır. ohannes sayın arkadaşlar. son iki cümlemi ilkokul öğrencisine hitaben bir saçmalıkta kurduğum için özür dilerim, fakat mevzunun o kısmı komik. yapcak bir şey yok.
neyse gelelim kapalı alandan kastedilen tek yerin, ahmet arkadaşımız ve ahmet arkadaşlarımız gibilerin en rahatsız olduğu restoran, cafe gibi yemek yenilen alan olması gerektiği başlığına...
o da şudur arkadaşım, restoranlarda sigara içilen ve içilemeyen diye bölümler yaparsın. içmek isteyenler orda oturur, içmeyenler burda. sen de hangi taraftaysan ona göre hareket edersin. emaaan nelerden bahsediyorum gecenin ama vakti.
ayrıca ahmet arkadaşım, sigara mevzusunu, futbol terörüyle de eş tuttun. öpüyorum seni gözlerinden. hadi gel üstüme korkmuyorum:)
bu yazı sevgili ahmet'e ithaf edilmiştir.
15 Haziran 2008 Pazar
hahaha çok eğlendim.
tabi ya kadınlar bir melektir. pırt yapmadıkları gibi, kakaları da pembedir.
hahaha hadi selametle
futbol terörü
evet ya bu bir terör. yani balkonumun ampülüne denk gelen kurşun, terör. böyle zamanlarda istiyorum ki "yenilelim". yok yere, hiç de umrumda olmayan bir mevzuya karşı nefret gelişiyor içimde.
cahil, ilkel, yok edici milliyetçiliğe körükle giden futbol fanatizmi, milli takım fanatizmi sana diyorum!
ülken bilmem hangi ülkeye sahada galip geldi diye seviniyorsun ya manasızca, allah belanı versin sırf oraya buraya sıktığın deli kurşunlar yüzünden.
geç kalınmış, belki de gerekli olmayan bir babalar günü yazısı
üç farklı kanaldan takip edilen, aynı ülkenin üç farklı haberleri... üç kez ardarda boğaza yerleşen yumru...
birinci haber öss sınavı sonrası haberlerden...
utançtan, insanını kıvrım kıvrım kıvrandıran güzel ülkemde yine olmuş bir şeyler. gözetmenlerin hatası yüzünden sınav süresinden yarım saatleri çalınan 60 kadar öğrenci... yine gözetmenlerin hatası yüzünden muhtemel teknik aksaklıklardan dolayı sınavdan sıfır (rakamla 0) alması olası 60 kadar öğrenci... bir babanın öfkesi... sisteme kızmaktan geçmiş, derdi "ben bu çocuğun psikolojisini nasıl düzelticem" demek...
ikinci haber babalar gününü çocuklarının mezarlıkları başında geçiren şehit babaları...
genci yaşlısı demeden, halkı sürekli üzülen, yıpranan, olmadık işlere maruz bırakılan bir ülkeyi korumak(!) için vatan uğruna(!) feda edilmiş, vatana helal edilmiş(!), gencecik oğullarının mezarı başında ağlayan babanın "allah kimseye bu acıyı göstermesin" demesi...
üçüncü haber çok değil, 13 yıl kadar önce bosna'da yaşanan akıl almaz zulüm...
savaşın zalimliğinin en can acıtıcı tarafının ete kemiğe büründüğü yer, balkanlar... dünyanın, hitler zulmünün yarısı kadar bile ilgi göstermek inceliğinde(!) bulunmadığı bir canavarlık. yaş farkı gözetilmeksizin öldürülen erkekler, insanlığı kısır kalmış canavarlar yüzünden tecavüz ve türlü işkencelerle kısır bırakılmış kadınlar...
şimdi o kadınlar, bedenlerinde ve ruhlarında savaşın izleri, kaybettikleri çocuklarını geri almanın derdinde. tüp bebek yöntemiyle çocuk sahibi oluyorlar. ikiz üçüz... onlarca yıl sonra çocuk sahibi olmaktan dolayı babaların duyduğu mutluluk ikiz üçüz...
**************
babam bu sabah benim evime geldi. kafasına göre yaptığı mutfak alış verişinden eli kolu peynirle dolu geldi eve. diyemedim ki "neden bir milyon çeşit peynir?" sevinmiş gibi yaparken, "nasıl bitecek ki bunlar" diye düşünmeme rağmen kahvaltı masasına hepsini çıkardım. şu sıralar dönüm noktalarında dolandığımız konuyu açtı. kararımı ve gerekçelerini, karşı çıkacağından korkarak anlattım ona. sözüm bittiğinde kızmasını beklerken ben, o "aldığın her kararın arkasındayım, seninle beraberim" dedi. "neden bu kadar tatlı ki, bu adamın silahı bu kadar iyi ve tatlı olması" dedim. ama içimden dedim.
babalar güzel insanlardır. ben bu gün kendi babam için ve tanımadığım bir sürü baba için oturdum ağladım.
reenkarnasyon şeysi
mehtap, reenkarnasyona inanıyormuş. bunu da öyle acayip bir yerden öğrendim ki. yaşasın blog. yakında hiç yüzyüze görüşmeden, iletişimin en ilkel halini kullanmadan iletişir olacağız, bu da öyle edinilmiş bir bilgi. her neyse... ne diyordum. hah reenkarnasyon evet. bilmem ki inanıyor muyum? evet çok düşünmedim bu konuda, ama "ben ruhsuz neyleyim herkesteki bedeni" dedim şu anda ve yine şu anda üstünkörü verdiğim bir karara göre, ruh başka bedene girmese bile asla yok olmaz. evet tamam bu benim kararım.
yine mehtap yazısı dolaylı gördüğüm bir site. evet bir miktar eğlendim. amaç da buymuş. yok o kadar da çok eğlenmedim ama işte...
doğum tarihini ay, yıl, gün olarak giriyorsun, o da sana önceki hayatında ne olduğunu söylüyor. misal, bakalım ben neymişim... nerde kopi peystim. heh buldum. budur:
Teshis:
Yeryüzündeki önceki enkarnasyonunuzda bir kadindiniz. in uw laatste, eerdere reïncarnatie.
Bugünkü Orta Hindistan civarında bir yerlerde 1200 civarında dogdunuz.
Bir filozof veya düşünürdünüz..
Önceki o yaşamınızdaki kısa psikolojik profiliniz:
Çekingen, temkinli, sessiz bir kişi. Bu yaşamınıza kadar açığa çıkmayı beklemiş yaratıcı kabiliyetleriniz var. Bazen çevre sizi acayip buluyor.
Bu enkarnasyonunuzun nedeni önceki yaşaminizda bazi konularda basarısız olmus olmaniz.
Önceki yasaminizin simdikine aktardığı ders ve vazife:
Ana vazifeniz: Dünyayı daha güzel yapmak. Fiziksel ve ruhsal çöller sadece dokunuşunuzu bekliyor. Gülümsemeye devam edin!
hay allah peki!!
meraklısına:
http://site.mynet.com/yusufebb/oncekiy.htm
bi de bak aklıma geldi, Barış Manço olduğunu iddia eden bi sabi vardı. sahi ona noldu?
sen onu bunu bırak da son samuray'ı izledin mi? ahahaha
14 Haziran 2008 Cumartesi
istesem ben de kafa ütüleyen hatun zırvalığı yapabilirim dedim. ve yaptım da
"beni ne kadar seviyorsun?" diye sordum
-"buz dağının görünmeyen kısmı kadar" dedi
-"türkiye'de giderek artan işsizlik oranı kadar"dedi
-"her yıl atmosfere salınan sera gazı miktarında" dedi
-"her yıl sigaradan ölen insan sayısı kadar" dedi
-"her yıl denize dökülen alüvyonlar kadar" dedi.
çok üzgünüm
13 Haziran 2008 Cuma
Ahh melankoli...
öperim seni göz bebeklerinden. Bir de neden bilmiyorum ödüm patlıyor sana bir şey olacak diye. Selametle...
08 Haziran 2008 Pazar
şu an saat tam olarak 05:01. tam bir saatim kaldı sana gelmek için. bence çok heyecanlıyım. keşke açık çiçekçi olsa taksim'de, pet şişe kullanmak zorunda olmasam vazo yerine keşke. olsun... of keşke anahtarı alsaydım, kahvaltıyı hazırlasaydım, sen uyansaydın, beni ve kahvaltı masasını görünce şaşkınlıktan ölseydin, sonu trajediye bağlasaydı, ben bu kadar saçmalamasaydım. ahh peki...
05 Haziran 2008 Perşembe
yardımın için teşekkürler


bence muhteşem bir ekip olmuşuz. bence yayında ve yapımda emeği geçen...
bence yiğit harika bir yönetmen olacak. adam yönetmesini gerçekten beceriyor.
bence mehtap şimdilik muhteşem bir taym kod görl, zira onun yapabilecekleri boyunu aşar, gider...
bence ceren muhteşem bir set fotoğrafçısı, muhteşem bir çocuk gelişim uzmanı, muhteşem bir şeytan kadın, muhteşem bir işine sadık... bu liste uzar arkadaş.
bence fulya muhteşem bir "uzun boylu" muhteşem bir boom operatörü, muhteşem bir malacı, muhteşem bir amele, muhteşem bir eğlence kaynağı...
bence emrah muhteşem bir adam, muhteşem bir ölü, muhteşem bir "yeter ki iş güzel olsun, dizlerim feda olsun" insanı.
bence mehmet muhteşem bir "sinir krizi geçirip, anneye ağlayan", muhteşem bir "çocuk elinde oyuncak olan", muhteşem bir "çekim sırasında içli seslerle let me kiss you söyleyen"...
bence ben muhteşem bir.... noktalı kısımları ben doldurmayacağım arkadaş.
bence fatma teyze dünyanın en muhteşem fatma teyzesi. muhteşem yemekleri, sette ordan oraya deli gibi koşturması, evini batırdığımız için sesini bile çıkarmayan, en emek vermiş, en güzel annelerden...
bence akif muhteşem bir "serseri"...
pınar muhteşem bir "gamsız, zengin, boş kafalı kadın"
evet diğer arkadaşlar da muhteşem =)
zaman
Gün yoktu, saat yoktu. Daha zaman yoktu çünkü. Tanrı daha zamanı hediye etmemişti insana. Şuursuzca dönüyordu dünya. Kimsenin yaşı yoktu, yıl yoktu. Sadece iki küçük çocuk vardı. Bir kız bir erkek. Birlikte oynamaktan zevk alıyorlardı, çeşitli oyunlar geliştirmişlerdi. En sevdikleri şey, dere kenarında, suyla oynamaktı. Her şeyin bir rengi, bir kokusu vardı. Ama dere kenarındaki hiçbir bitkinin ne rengi ne kokusu yoktu. Üzülüyordu minik kız bu duruma. Çünkü çok seviyordu renkleri kız ve anlamıyordu neden böyle olduğunu. Yine dere kenarındaydı iki çocuk. Kız sordu oğlana:
“neden sence bu çimenlerin, ağaçların bir rengi yok?”
“bilmiyorum” dedi oğlan. Sadece konuşmuş olmak için sordu: “çok mu istiyorsun renklenmesini?”
“evet istiyorum. Dahası merak ediyorum neden rengi yok bunların”
“bence bunun nedenini bir tek Tanrı biliyordur”dedi oğlan.
Kız düşünceliydi. Kararlıydı,soracaktı sebebini Tanrıya. Yürüdü, bir kayanın üzerine oturdu. Tanrıyla ne zaman konuşmak istese o kayanın üzerine oturuyordu. Oğlan hiçbir zaman önemsememişti kızdaki bu meraklanmayı, yine önemsemedi kızın kayaya koşuşunu.
Kafasını iki elinin arasına alıp gökyüzüne doğru baktı kız. Düşünüyordu. “göküyüzü mavi, denizler mavi, ama neden ağaçların bir rengi yok? Acaba olsaydı nasıl olurdu?” diye düşünüyordu.
“Tanrım ne olursun cevap ver bana, çok merak ediyorum, neden renksizler, onlara neden bir renk vermedin ki?” diye bağırdı.
Cevap verdi Tanrı kızın serzenişine. “eğer bu ağaçların bir rengi olmasını istiyorsan, sana vereceğim istediğini. Ama bunun bir bedeli olacak. Bu bedeli sadece sen değil, tüm insanlık ödeyecek. Görmek istiyor musun ağaçların rengini?”
“evet Tanrım çok istiyorum. Onlara bir renk ver, bir de koku.”dedi kız.
“öyleyse zamanı hediye ediyorum” dedi Tanrı.
“zaman mı? O ne demek ki?” diye sordu kız.
Tanrı güldü: “zaman, bir şeyi sonlu kılan, bir şeye başlangıç ve bitiş kazandırandır. Şimdi sana zamanı veriyorum. Sen bunu önce bölüp günlere ayıracaksın, günler hafta, hafta ay olacak. Aylar iklimleri yaratacak. Yıllar olacak hayatında. Senin bir yaşın olacak, yaşalacaksın. Ama eğer zamanı verirsem sana, bir gün sen de biteceksin. Tüm bunları kabul ediyorsan ağaçların rengini vereceğim.”
Hiçbir şey anlamamıştı kız; ama yine de istiyordu tüm renkleri. “Tanrım, ne istiyorsan kabul ediyorum.” dedi.
Gökyüzünden sular boşandı tam o anda. Korktu kız önce. Yağmurmuş adı yağanın. Yağmur düştükçe toprağa, çimenler renklendi, yağmur döküldükçe toprağa ağaçlar renklendi, çiçekler renklendi.
Kahkahalarla gülüyordu kız. Mutluluktan aklını kaybedebileceğini düşündü. İlkbaharmış, toprağın renge kestiği zamanın adı.
Kız: “teşekkür ederim Tanrım, teşekkür ederim” diye bağırarak koşmaya başladı. Oğlanı bulmak, ona olanı biteni anlatmak istiyordu.
“gördün mü, rengi var ağaçları. Hem de bak bir sürü renk var artık burda. Bir de zaman diye bir şey verdi tanrı bize. Renklerimiz ve zamanımız var artık.”
Zaman gerçekten de ilerleyen bir şeydi. İlerlediğinde değişiyordu renkler. Anlıyordu o zaman mevsimlerin de değiştiğini.
Yağmurun sesini duydu kız yine bir gün. Koşa koşa dışarı çıktı. Dereye gitti. Yağmur indi, renkler yine deişti. Bir sürü renk çıktı ortaya yine. Yapraklar yere düştü, sarıya kesti yer. Üzüldü, ağlamaya başladı kız. Ama acayip bir çekicilik vardı yaprakların yere düştüğü zamanda. Alamadı kız kendini zamandan. Kayboldu sarı yapraklı, yağmurlu o zamanın içinde. İçinde daha önceden hiç bilmediği duyguların varlığını hissetti. Anlamlandırdı her şeyi.
Kız eylülü bulmuştu. Başıboş gezen eylüle kimlik vermişti kız. Binlerce yıl tanınmasını sağlayacak bir kimlik. Hüznü keşfetmişti kız.
Sonra aradan binlerce yıl gçti. İnsanlar unuttular renkleri, kokuları. Geriye bir tek eylül kalmıştı unutulmadık. Yükledikçe yüklediler eylülün omzuna binlerce anlamı.
kendini yazdıran öykü
“Hani vardır ya, yüzüne baktığınızda gülmek istediğiniz insanlar. Komik olduklarından değil; ifadelerinden. Salakça, şapşalca bir ifade değil ama bahsettiğim. Şapşal bir insana gülmek gibi değil. Daha çok, gördüğünüzde elinizde olmadan tebessüm ediverdiğiniz insanlar. Anladınız mı? Evet işte o benim. Ben öyle biriyim. Gördüğünüz zaman yüzünüzde gülümse bırakan biriyim. Minik bir suratım var. Gören, ellerinin arasına kaybolmasını ister yüzümün. Aa sıcaktır bir de yüzüm, ellerim gibi. Ah ellerim demişken, bir tutsanız, sanırsınız ki, tüm dünya avcunuz içinde. Dünyayı sunar ellerim size. Dokunmayı biliyorum galiba ben. Tenden geçip öze ulaştığımı defalarca hissettim. İnanmadınız mı? Çok güç inanması biliyorum, ama gerçek bu. Öz dediğin böyle kadifeden. Kırmızı bir kadifedendi mesela annemin özü. Defalarca dokundum ben ona. Güldüğünüzü duyuyorum, ama gülmeyin rica ederim.
Lütfen anımsamaya çalışın. hani bazen ürperirsiniz ya, böyle karnınızdan binlerce toplu iğne aynı anda, fizik kurallarını alt üst edercesine bedeninize eş zamanlı yayıldığını…evet aynen böyle oluyor. Dokunduğum zaman biliyorum ki, dokunduğum tende karından yola çıkan binlerce toplu iğne var, deli edici bir hızla yayılıyorlar bedende. Biliyorum öze doğru götürüyorlar beni. Öz’e ulaştığımda pamuklara sarmalanıyorum ben. Pamuklara sarmalıyorum dokunduğumu. Gülüyorsunuz biliyorum; ama ben de size üzülüyorum. Hiç gördünüz mü annenizin kadifesini?
Ah, bir de aklıma gelmişken söyleyeyim. Öyle güzel yürürüm ki ben. Büyükanem öğretmişti. Ne zarif bir kadındı. Çok canları alırcasına yakmış. Yetmezmiş okyanuslar büyükannemin faili olduğu can yanıklarına. Dedem öyle derdi.
Önce parmak uçlarıma basarım. Topuklar yavaşça iner yere. Ses bile çıkarmazlar.
Ayak sesim yok benim. Ama ayak sesi yerine nota bırakıyorum yere, her adımımda. Ardımdan yürüyene ezgi olsun diye yapıyorum bunu. Müzik güzel bir şey çünkü. Bir yerlerde, başka bir zamanda yapılmış bir şarkı, senin tek arkadaşın, mahremin olur çünkü. Mahremlerimi yere bırakırım ben her adımda. İnsanlar belki bir gün besteler, dinler, dinlediklerinde anlar belki beni, benim gibileri diye. O kadar seviyorum ki sizi ah bir bilseniz. Acılarınızı, sevinçlerinizi, umutlarınızı düşündüğümde kalbim yerinden çıkacakmış gibi oluyor. Tanımasam da ölesiye seviyorum sizi, ama asla öldüresiye değil.
Çok aşık oldum ben, gördüğüm, bildiğim herşeye, çok insana. Her bahar aşık olmak, aşka haksızlıktı. Daha sık aşık olunmalıydı. Aşkı tüm duvarlara sürdüm.Ben hiç yorulmadım bunu yaparken. Evlendim ama sadece bir kez.
Evlilik aşkı öldürür dediler, ölen sadece muhabbet kuşlarımız oldu. Ah ne komik. Sadece kuşlarımız öldü, aşk ölür mü hiç? Biter belki ama ölmez. Sadece hissetmezsin bir zaman sonra aşkı; ama bilirim durur bir yerde aşk yada hava boşluğunda başıboş gezer. Gezerken kendini şöyle bir tazeler, yeniler, sonra gelir sizi tekrar bulur. Belki başka bedende gelir, başka surette, başka bir nesnede, uğraşta... Ama gelir. Gerçekten.
Tabi ki çocuğum da oldu. Oğlum var benim. Böyle bulut saçlı bir oğlan. Saçları bembeyaz, yumuşak ve sanki saydam biraz. Tam hayal ettiğim gibi bir erkek çocuk. Dünyanın en güzel erkek çocuğu… Galiba gerçek aşkı onunla tattım.
Nerde mi şimdi? O kadar büyüdü ki benim bulut saçlı oğlum. Büyüdü, kocaman oldu. O kadar kocaman oldu ki, taşıyamadı onun büyüklüğünü bu dünya. Sığamadı bu dünyaya. Sonsuzluk kadarmış meğer ruhu. Sonsuzluğa karıştı. Ama bekliyor beni. Beni beklemesini istediğim tek erkek… Eminim bekliyor. Zaten iyiymiş, son konuşmamızda öyle demişti.
Akmış değil mi makyajım? Önem gösteremiyorum artık kendime eskisi gibi. Yalnızlıktan olsa gerek.
Ah söylemiş miydim, öyle güzeldir ki benim ellerim. Bir tutsanız, sanırsınız ki tüm dünya avuçlarınızda.
Neyse vaktinizi aldım ben. En iyisi gideyim artık. Bakın, iyi bakın notalarıma. Ama rica ederim basmayın üstüne.”
bak ne farkettim bir süre önce. "doğru" yada "gerçek" diye bir şey yok, biliyor muydun? yok böyle kavramlar. çıkar at aklından. zira ne gerçek var, ne de doğru. aslolan o anın, o olayın neresinde durduğun.
o kadar uzun yazıyorum ki, o kadar uzun konuşuyorum ki, sadede gelmek herkesten daha kolay benim için. ama ya aradaki detaylar... ayıp onlara. sırf onlara olan saygımdan özeti attım hayatımdan.
onu ilk gören ben olmalıydım. halbuki onu görmek için otuz iki saat gecikmiştim. otuz iki saat öncesine kadar bakkaldan aldığım çikolataları onun yolladığına inandığım, masallarımı dinleyen, beni ne kadar sevdiğini anneme sürekli anlattığından emin olduğum o küçük insanı ilk görme hakkı bana ait olmalıydı.
o kadar da çirkin birşey olacağını hiç tahmin etmemiştim aslında. onun upuzun mavi saçları olmalıydı, boyu o kadar ufak olmamalıydı, her soruma yanıt verebilmeliydi, geldiği yerden öyküler anlatmalıydı, beni güldürebilmeliydi. oysa kafasında saç bile yoktu. mavi saçları da yoktu. gözleri lacivertti tamam; ama beni tatmin etmemişti. üstelik aylar boyu ondan gelen çikolatalardan da eser yoktu odada. yatağının içinde uyuyordu. ne kadar da duyarsızdı. beni fark etmiyordu bile. üzülmüştüm aslında birazcık. sevinmiş gibi yaptım tabi onu görünce. belirtmemeliydim duyduğum hayal kırıklığını. hiç çaktırmadım zaten uzun yıllar.
daha ayını bile doldurmamıştı gittiğimiz marmara adası tatilinde. benden yirmi beş yaş büyük, dünyanın en yakışıklı, en bronz, en kaslı erkeği bana deli gibi aşıktı, bense beş yaşındaydım. o küçük insanınsa daha kafasını tutacak hali bile yoktu, arabasında manasız gözlerle bana bakıyordu. anlatsam anlamıyordu, anlasa inanmıyordu bu aşka. yine kırıyordu beni. biraz büyüdüğünde ettiğimiz kavgalarda küçük elleriyle bana attığı yumruklara hiç karşılık vermemem sırf kırgınlığımdandı. devran elbet döndü. ayaklanmaya başladığında oyuncaklarını istediğim zaman "vermezsen küserim" dediğimde dudaklarını büzerek telaşla bana onları verişlerinde biraz kanım ısındı ona. ama daha geçmesi gereken sınavlar vardı.
okuldan geldiğimde ayaklarımı taşıtıyordum ona. gıkını bile çıkarmadan ayaklarımı taşıyordu. "yoruldum" dediğinde "ama küserim bak" diyordum. ödü patlıyordu ona küserim diye. o yoruluyordu, ben ayaksız rahat rahat oturuyordum. gerçekten ayaksız ama...
bayramlarda elimdeki çok sayıda bozuk parayla karşısına geçip "bak, bendeki paralar ne kadar fazla görüyor musun? şimdi sen elindeki o kağıt parayı bana ver, ben de bunları sana vereyim. bak salladığında ses çıkarıyor bunlar üstelik" diyordum. tereddüt etmeden minnet duyan bakışlarla bana elindeki büyük kağıt parayı uzatıp, bendeki bozuklukarı aldığı zaman zaten onun salak olduğunu biliyordum.
benim tüm manasız önerilerimi sormadan kabul edişi, tanrılığıma daha çok inandırıyordu beni. sorgusuz sualsiz inanan tüm insanlar gibi, o da tanrısına minnet duyuyor, sorgulamıyor, isteneni yapıyordu. sorgusuz sualsiz inanan tüm insanlar gibi o da biraz salaktı, bense tanrıydım, isteklerimse ayet. diyordum ki "hani bu kadar salak olmasa, biraz acırım ona."
benim küçük müridim şimdi kocaman genç kız. parasını biriktirip aldığı, benimse para vermek istemediğim bütün o ıvır zıvır şeyleri hala "ama bak küserim" diyerek elinden alabiliyorum yine. eski bi tanrıyım onun için şu an.
sorup sorgulamayan tanrılar mı, inananları mı bilemiyorum? ama tanrılar da ahmak ve budala olabiliyor demek ki. burunları o kadar yüksekte ki, bir kez bile tenezzül edip kendilerine "neden" diye sormuyorlar. benim küçük tanrılığım "neden" diye sormamla yıkıldı. ben tanrı değildim. çok büyük bir sevginin hedefiydim sadece. aileye sonradan katılmış olmanın verdiği kabullenmişlik değildi onun ki. yada sonradan gelişini telafi etmek değildi yaptığı. sadece çok sevmiş beni.
bense varlığının hissettirdiklerini ifade edemeyecek kadar yoğun yaşayan, yaşlı bir tanrıyım artık. diyemem ki "iyi ki varsın", diyemem ki "seni seviyorum". yetmez ki. yaşlı ve red edilmiş eski bir tanrı, kardeşinin kendini yok sayarcasına çok sevdiği bir ablayım artık. 17 yıldır beni eğlendiren, beni beklemeden çok seven tek canlı, sen, Elif, iyi ki varsın kuzucum.
kıskanıyorum, üzülüyorum bazen, "bunu yapan ben olmalıydım" diye.
küçük bir -malı -meli listesi
*centuria yüz küçük ırmak roman'ı ben yazmış olmalıydım
*wristcutters a love story'i ben çekmeliydim
*o sahnede ben olmalıydım, o şarkıyı ben söylemeliydim
04 Haziran 2008 Çarşamba
30 Mayıs 2008 Cuma
aşkınla yana yana kül olsa da ocağım
anne bütün çalışan diğer anneler gibi çalışmak zorundaydı. ama onun çalışan diğer annelerden tek farkı, henüz yaşını bile doldurmamış küçük kızından ayrı kalacak kadar çalışmak zorunda oluşuydu. hoş, büyük kızı da zaten büyük sayılmazdı.
kızların halaları, çalışan annelerinin yanında iyice telef olmasınlar diye, kızları memelekete götürmeye karar verdi. çalışan anne'nin içine sinen bir durum değildi bu ama,ne olacaktı ki canım en fazla üç ay ayrı kalacaklardı, hem onlar yanında kalırsa ziyan olacaklardı. hala ve babaanne onlara çiçek gibi bakar, esirgerlerdi. çalışan anne'nin gözü arkada kalmazdı böylelikle. büyük kız, gittiklerinde henüz beş yaşına girmemişti.
aradan geçen on sekiz yılın sonrasında, geçenlerde bir sahne geldi kızın gözünün önüne. memlekette yazlar çok sıcak geçerdi. kapı, pencere hep ardına kadar açık olurdu. evin balkonu, kızın küçükken babaannesiyle kocaman aşure kazanın başında durup is kokusunu içine çektiğini hatırladığı o büyük bahçeyi görüyordu. babaannenin yeşil bir çamaşır kurutma makinesi vardı. mercedes yeşilinden. halayla balkonda çamaşır asıyordu ufaklık. cırcır böceklerinin sesi kulağında şimdi. televizyon açık. televizyonda hülya koçyiğit'li bir film. şarkı söylüyor hülya "aşkınla yana yana kül olsa da ocağım/ bu gönül sayfasını artık kapatacağım" ufaklık ilk kez duyuyor şarkıyı orda. o kadar seviyor ki, hemen ezberliyor ve sürekli söylüyor.
sayılı ay çabuk geçer. kızlar, çalışan annelerine geri dönüyorlar. birinci yaşına halalarının yanında giren en küçük kız, çalışan anne'sini görür görmez kucağına atlıyor. kızlar da anneleri de ağlamaklılar.
"geçse de gençlik çağım/boş kalsa da kucağım" diye şarkının devamını getiriyor belki de çalışan anne.
ne güzeldir yollarda olmak şimdi
dün, yine okulun arkasındaki parkta oturuyorduk ceren, mehtap ve ben. orasının bu şehirdeki en tuhaf park olduğuna artık eminim. sur içi'nin kendine özgü halleri, sur içi'ndeki hangi semtte giderseniz gidin kendini hissettiriyor sanırım. yaşlısından çocuğuna çok acayip şeylerle karşılaşabiliyor insan.
sınavdan çıkmış yorgun argın bi biçimde parkta çocukların bize ikram(evet ikram ettiler) ettikleri tahta masaya oturduk. tadını hiçbir yerde bulamadığım o albay'ın tostlarının gelmesini beklerken çocuklara takıldı gözüm. ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk. içlerinden yaşça daha büyük olan kız şarkı söylüyor, diğerleri de onu dinliyorlardı. kızın sesi, o yaşı, cinsiyeti belli olmayan yanık, çingene sesine benziyordu. o çatlak, içli çocuk sesi o kadar tanıdık bir şarkı söylemeye başladı ki... iyice kulak kesildim. şarkının ne olduğunu anladığımda ise şaşkınlıktan ölmek üzereydim. zira ben hiç bir yerde "geldiğimizde otlar yemyeşildi ve kuzeydeydi güneş/ kömür deposu boşaldı işte/ mamak'a sonbahar geldi" diyen bir çocuk sesi duymamıştım.
sesini iyice yükselterek "güneş altında tutsaklar" diye nakarata geçtiğinde etrafındaki diğer üç çocuk da ona eşlik etmeye başlamıştı. bense sevinçten nerdeyse havalanmıştım. kendimizi tutamadık mehtapla ve yüzümüzde engelleyemediğimiz kocaman bir gülümseme ile onlara eşlik ediyorduk. parkta çay içip sohbet eden diğer amcalar da gülümsemeleri ile sessiz ama sıcak bize eşlik ettiler. şarkı bittiğinde hepsi gurula gülüyorlardı resmen. beğenilmiş olduklarının verdiği şımarma ile kahkahalar attılar. sordum: "sen nerden biliyorsun bu şarkıyı?" diye. "öğretmenimiz öğretti" dedi kız.
28 Mayıs 2008 Çarşamba
gerekli şeyler
mahrumiyet bazen iyi bir şey.
mahrumiyet de denmez aslında. eksiklik. evet eksiklik, yoksulluk ve yoksunluk... bunlar lazım şeyler.
26 Mayıs 2008 Pazartesi
senin için bir bahçe
soğuk
donup kalıyor bazen zihnim. hiçbir faaliyet yapamıyor; misal düşünemiyor. halbuki tam da böyle zamanlarda ihtiyacım var düşünebilmeye.
22 Mayıs 2008 Perşembe
bu ne biçim iş?
hiç anlamadım arkadaşım nedir yani? of çok tuhaf, neresinden başlasam ki...
şimdi bak, biz aslında çok kalabalık bir arkadaş grubuyuz ama herkes aynı bokun laciverti afedersin. hani ne zaman "biraz açılalım artık, daha değişik insanlarla tanışalım" fantazyasıyla hareket etsek, bulduklarımızın bizden hiç bir farkı olmuyor. haa, lacivert bok sayısının artmasıyla kalıyoruz ancak. asla değişmiyoruz, asla değişmiyoruz. hep aynı dangalaklıklar. nereye kadar ama?
geçen yaz zeytinli rock festivaline gittik yedi arkadaş. etraf kabına sığamayan, çılgın, taşkın, coşkulu genç kaynıyor. yani teoride yaş ortalamasından mütevellit, içinde bizim de olmamız gereken bir güruhtan bahsediyorum. güruh kelimesini de tamamen gerçek anlamıyla kullandığımı belirtmek isterim. neyse efendim. çadırlarımızı kurduk, yarı çıplandık falan filan. her şey iyi hoş da, içimizdeki teyzeleri ve amcaları çöpe atmayı unutmuşuz oraya giderken. o çılgın gençlik delicesine eğlenirken, konserlerden arta kalan zamanlarda biz sadece oturduk. yani tüm festival gençliğinin gidip takıldığı, eğlenip coştuğu mekanlara gitmektense, emeklilerle beraber aile çay bahçesinde oturup huzur içinde denize baktık, tavla oynadık, kendi kendimize geyik yaptık. ha tek aşırılığımızsa yüksek sesle atılan ve bir anda kesilen kahkahalardı. görev gibi. 'kahkahamızı attıysak artık susabiliriz' gibi bir tavır yani. hele hele tüm gençlerin cıvıldayarak (hay allah, bu da ne demekse?) bira almak için girdiği büyük marketlerde, biz porselen yemek takımlarına baktık, dolaşırken gofret yedik... üşendiğimizden çadırlardan çıkıp konser alanına gitmedik misal. pentagram ayağıma kadar gelmiş bense "eeeeh zikerler, yatıcam lan ben" deyip, popomu dönmüşüm adamlara. nerde ne zaman ne yapması gerektiğini bir türlü kestirememiş, beceriksiz, eğlence anlayışıyla genelde mutlu da olsa arada sırada kendini bile garipseyen insanlarız biz.
bu gün mesela okulun ordaki manasız çay bahçesinde saatlerce oturduktan sonra taksim'e gitmeye karar verdik. yiğit arabayla gelmiş okula, bizi bırakmayı kabul etti. ceren ona benzin ısmarladı (off düşününce her şey tuhaf, benzin ısmarlamak nedir yahu?) dedik ki " e madem altımızda araba var, neden gidip bir deniz havası almayalım?" düştük yola. en son kendimizi yıldız teknik'te bulduk. şenlikleri varmış. bi niyetlendik 'girsek mi acaba?' diye. sonra giriş ücreti fazla geldi, vazgeçtik. kurulan standlarda gözleme yedik, çay içtik döndük.
ee ne yaptık ki biz şimdi. kırk yılın başı araba geçmiş elimize, benzin alacak üç beş kuruş para var. ama sen napıyorsun? yıldız teknik'te çay içip eve geliyorsun. mal mısın?
21 Mayıs 2008 Çarşamba
ayna
aynada suratına dikkatlice bakabilen insanlara hep imrendim. garip gelebilir kulağa ama böyle. yani çok garip, bir anda durduk yere iki tane oluyorsun. bu bana biraz dehşet veriyor. cesaret edemiyorum kendi suretime dikkatlice bakmaya. hangisi daha iyi bir insan acaba? bilebilsem keşke.
90 oldum
gencim öyle mi? köpekler popolarıyla kahkaha atar buna. gencelmeyi çok deniyorum yaşlanmaktan ölesiye korkuyorum, zaten kronolojik olarak fazlasıyla gencim. ama anasını sattığımın ruhu, ha öldu ha ölecek. böceklenmiş, naftalin kokmuş içim. delik deşik olmuş heyecanlarım. baksana neredeyse 'havuçlarım kanıyor' diyeceğim. of tum korkularım bana doğru koşuyorlar. klavyem bozuk. u harfinin noktalısını bile basamıyorum. dönuverdim 15 yaşına iyi mi?
28 Nisan 2008 Pazartesi
çarşamba
bu çarşamba çok çılgın bir gün olacak, hissediyorum.
bir arkadaşın doğum günü. o kadar bir şeyler yapmak istemiyorum ki...
sonra aklıma çarşamba günü dersim olmadığı geldi, sevindim. demek ki okula gitmeyecek ve bir organizasyona katılmak zorunda kalmayacaktım. sonra aklıma başka bir dangalaklığım geldi. bir arkadaşa, "çarşamba içelim" dedim. halbuki onunla da hiç içesim yok. bi anlık galeyan işte. sonra yine sevindim ama "lan" dedim, "çarşamba dersin yok ki, içmeye de canın isterse gidersin, okulda seni göremicek nasılsa" dedim, bi sevindim.
fakaat sonra hatırladım ki, çarşamba günü için aldığımız tiyatro biletleri var. kaçtığım herkesle beraber gidiyoruz üstelik o oyuna.
hiç yoktan yere oyundan önce doğum günü kutlamasına, oyun sonrası da içki masasına katılmak durumundayım. bu da beni üzüyor.
bu gereksiz yazıyı da, sırf şu blog yazma işine ısınmak için yazdım. of çok saçma. kapat sayfayı hemen.










